Edebiyatta’ya Giriş: Bir Platform, İki Kitap, Bir “Hibrit Okuma” Deneyi

Herkese merhaba. Edebiyatta kanalına ve Edebiyatta.com’a hoş geldiniz. Ben Oğulcan Ahmet Polat. Bu yazı, YouTube’da çektiğim ilk videonun “site versiyonu” gibi düşünülebilir: biraz tanışma, biraz arka plan, biraz da “bu iş nereye gidiyor?” sorusuna samimi bir giriş.

Not: Oğulcan Ahmed Polat tarafından çekilen video odağında ilerlemiştir. Edebiyatta.com için yapay zeka tarafıdan video dökümü üzerinden anlatılmaktadır.

Yayınlanan youtube videosunu ele alarak hazırlanmıştır. Bu nedenle birinci şahıs anlatıcı ile aktarım kurgulanmıştır.

Önce en basit yerden başlayayım: Edebiyatta.com’u kurmaya çalışıyordum, sonunda kurdum. Şimdilik bakınca “basit bir internet sitesi.” Karmaşık bir teknoloji gösterisi değil; ama içinde büyüyecek şeylerin bir iskeleti var. YouTube tarafı, içeriklerin biçimi, hangi çizgide ilerleyeceğim… Açık konuşayım: tam olarak ben de kestirmiyorum. Çünkü bu bir “düz proje” değil; daha çok gelişirken şekil değiştirecek bir şey. Ekipmanlarım bile “şekil değiştir” diyor zaten.

İlk videoda kameranın kalitesi, açının darlığı, odanın sıkışıklığı, hatta düşmüş bir kulaklık gibi şeyleri saklamadım. Çünkü bu bir PR çekimi değildi; bir “başlangıç kaydıydı.” Odam dar. Kitaplar çok. Geriye gidemiyorum. Tripod koyamıyorum. Işık kuramıyorum. Ama yan taraftan gelen gün ışığı var ve bazen en pahalı ekipmandan daha iyi iş çıkaran şey bu: doğru ışık. Evet, kulaklık kırık. Evet, kamera çok iyi değil. Ama ilk videolar zaten “deneme.” Böyle söyleyince klişe gibi duruyor ama gerçek bu. Burada bir şey “mükemmel” olsun diye değil, bir şey “başlasın” diye varım.

Ben kimim? Yazarlık, sinema ve “kurgusal makine” fikri

Ben yazarlık yapmaya çalışıyorum. Bunu “son bir yılda aklıma esti” gibi söylemiyorum. Uzun süredir yazı alanında ilerlemeye çalışıyorum. Mezuniyetim, Radyo-Televizyon ve Sinema. İlk hedefim senaryoydu. Senaryo yazmayı öğrenmekle başlayan, sonra bunu geliştirme isteğiyle devam eden bir süreç… Bir yerden sonra şunu fark ediyorsun: Senaryo da kurmaca, roman da kurmaca, oyun da kurmaca. Ama her birinin “kuralı” başka. Ve insan bazen kendi doğasına en uygun olan alanı seçmek zorunda kalıyor.

Benim doğama uygun olan şeylerden biri de şu: kurgusal teknolojiler üretmek. Kurgusal arayüzler, kurgusal makineler, “bir sistemin nasıl çalıştığı” hissi… Yazılım mühendisliği okumaya gittiğim dönemde bile kafamda bu vardı. Bilim kurguya merakım da vardı. Ancak okul yoğunluğu, İngilizce zorunlulukları ve dönem şartları nedeniyle ilk yıllarda istediğim kadar vakit ayıramadım. Sonra hayatımı düzene sokup hem projeler geliştirmek hem de aklımdaki fikirleri yazıya dökmek istedim.

Bugün elimde tuttuğum iki eser, aslında bu uzun yürüyüşün “görünür ilk adımı” gibi. İki kitap var: aynı isimli iki kitap. Bunu özellikle yaptım. Çünkü benim derdim “tek bir ürün” çıkarmaktan çok, bir okuma biçimi tasarlamak. Bu eserler bir teknik etrafında oluştu: benim “Kesit” dediğim yapı.

“Kesit” nedir? 18 sayfalık bir okuma birimi

Kesit dediğim şey, 18 sayfalık baskılar hâlinde ilerleyen bir yapı. Üzerlerinde etiketler bulunuyor ve bu etiketler okuma biçimini etkiliyor. Ama bu “bilinen okuma alışkanlıklarıyla” tam olarak çalışmıyor. Çünkü ben bunu bir “hikâye anlatma rutini” olarak değil, okuma eyleminin kendisini kurcalayan bir deney olarak görüyorum.

Burada devreye benim başka bir kavramım giriyor: Hibrit Okuma. Bu teoriyi, basit bir slogan gibi söylemiyorum. Şunu kastediyorum: Bu eserler, yalnızca insan okur için yazılmış metinler değil; aynı zamanda yapay zekâlar tarafından okunabilen bir yapıyı da hedefliyor. Yani ben yapay zekâyı “yazar” olarak kullanmıyorum. Tam tersine, onu okur gibi konumluyorum. Benim için yapay zekâ bir “üretici ortak” değil, “dijital okur.”

Bu ayrım çok önemli. Çünkü bugün piyasada “AI ile yazılmış” işlerin çoğalması bambaşka bir tartışma. Benim derdim o değil. Benim derdim şu: Okuma eylemi dönüşüyor. İnsan okuyor, ama artık yalnız değil. Kimi zaman bir metni anlamak için, kimi zaman bir metni tartışmak için, kimi zaman sadece eğlenmek için yanında bir “dijital okur” var. Bu, yepyeni bir deneyim.

İşte bu yüzden Kesit, klasik roman mantığına “tam oturmuyor.” Zaten hedefi de o değil.

Edebiyatta.com neden kuruldu? “Görünmeyenler” için bir alan

Edebiyatta.com’u kurma motivasyonumun bir kısmı çok kişisel: Benim gibi kendini pek gösteremeyen yazarlar var. Okurlar var. Yayınevleri var. Yayıncılar var. Bir sürü insan var. Ama herkes kendini anlatamıyor. Bunu sadece “çekingenlik” diye okumayın. Türkiye’de edebiyatın içinde bir “topluluk” var ve çoğu şey o çevrenin içinde dönüyor. Oraya girmek zor. Ne kadar iyi yazdığınız bazen bir şeyi değiştirmiyor. Ne kadar kötü yazdığınız da bazen bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü işin içinde çok değişken var: sosyal medya görünürlüğü, görsel çekicilik, belli bir kitleye oynama, “tanıdık” faktörü, risk almama…

Editörler de özel sektör çalışanı. Herkesin bir hayatı var. Herkesin öncelikleri var. Bir yayınevi sahibinin “ben istediğimi basarım” deme hakkı var; bu yasal olarak da mümkün. Çünkü asıl öncelik çoğu zaman “kasayı döndürmek.” Bu, kimseyi belirtmek veya dikkat edelim demek meselesi değil; sadece sistemin benim yaşadıklarım sırasında ortaya çıkan belirgin özelliği.

Ama sonuç şu: Bu mekanizmanın içine giremeyen çok insan var. Bazıları çok güzel şeyler yapıyor, kimse görmeden kaybolup gidiyor. Ben bunu yeni yeni anladım. Çünkü ben de “ilginç” bir şey yapmış olsam bile şunları yaşadım: Ne anlatabiliyorum, ne açıklayabiliyorum, ne kategori koyabiliyorum. Bir yere gidip “haberim çıksın” diyemiyorum. Bir köşe yazısı talep edemiyorum. Bir YouTube kanalı beni davet edecek mi? Bilmiyorum. Sonuçta çoğu zaman yalnız kalıyorsun. “Ben koydum, biri bulsun” durumuna düşüyorsun. Bu bana mantıksız geliyor. Ve yalnızca bana gelmiyor; birçok insanın böyle zorlandığını düşünüyorum.

Festival, fuar, stand, imza günü… Bunlar bile “tanıdık” gerektiriyor. Bir kitapçıyı tanımıyorsan imza günü yapmak bile hayal. Bu durumda, “dünyanın en iyi yazarı gibi yazsan bile” kim tanıyacak? Kimse tanımıyor.

Edebiyatta.com’u bir noktada şunun için açtım: Görünmeyenlerin görünür olabileceği bir arşiv alanı kurmak. Kimi zaman röportaj, kimi zaman gözlem, kimi zaman teknik yazı, kimi zaman da sadece “bu kişi ne yapmaya çalışıyor?” sorusuna cevap veren içerikler… Benim ilgim, çoğu zaman “kitabın konusu” değil; “o kişi neden böyle bir şey yapıyor?” sorusu.

Okuma alışkanlığı nasıl şekilleniyor? Popüler kültür ve kırılma anları

Benim okuma hikâyem de aslında Türkiye’deki birçok kişi gibi popüler işler üzerinden başladı: çocuklukta okuma saatleri, gençlikte bir sürü seriye dalma, sonra lisede kırılma… Bazı dönemlerde okuma alışkanlığı bir ritim kazanıyor: popüler eserler, okullarda dolaşan kitaplar, fuarlara gelen yazarlar… Bu ekosistem, okura bir “okuma biçimi” öğretir.

Ama bu ritmin içinden çıkmak zor. Çünkü çıkmak demek, kurmacanın kendisini, yapıyı, dili, tekniği yeniden öğrenmek demek. Ben bir yerde “hiçbir şey anlamadım” hissini yaşadığımda bunu kabullenmek istemedim. “Anlamamak” hoşuma gitmedi. Bu yüzden teknik kitaplara, kurgu teorilerine, anlatım araçlarına, tasarım eğitimlerine, görsel sanatlara, sinemaya, iletişim kavramlarına daldım. Yani benim yolculuğum tek bir hattın üzerinde değil: yazılım → tasarım → sinema → edebiyat gibi görünen ama aslında tek bir soru etrafında dönen bir hat:

“Bir şey, insana nasıl aktarılır?”

Bu sorunun cevabı bazen metinde, bazen görüntüde, bazen arayüzde, bazen de bir okuma deneyinde saklı.

Yapay zekâ benim için “yazar” değil, okur

Bu noktada tekrar altını çizeyim: Benim hiçbir zaman amacım yapay zekâya yazı yazdırmak olmadı. Ben yapay zekâlarla çalışmayı, çoğu zaman bir “öğrenme aracı” gibi kullandım. Bir kavram geçiyor; dibine kadar inmek istiyorum. Bir makale adı duyuyorum; arka planına bakmak istiyorum. Kursun yüzeysel anlattığını derinleştirmek istiyorum. Benim yapay zekâyla ilişkim burada: okumayı genişletmek.

Ama yazarlık tarafında, ben hâlâ “kendim yazmayı” seviyorum. Çünkü asıl hedefim “vay ne biçim yazmış” dedirtmek değil; kafamdaki projeyi kurmak. O proje de şu: kurgusal bir makine oluşturmak ve onu bir sanal makinenin içine koymak. Garip gelebilir. Ama yıllardır bunun etrafında dolaşıyorum.

Bu kanalda ve sitede ne olacak?

YouTube’da “kitap tanıtımı” gibi bir hedefim yok. Ben “şunu aldım, bunu okudum, çok güzel” kanalına dönüşmek istemiyorum. Çünkü zamanım yok. Projem büyük. 50 kitaplık serileri “izlensin” diye okuyamam. Ama şunu yapabilirim:

  • Bir yazarla “ne yapmaya çalıştığını” konuşabilirim.
  • Bir okurla “neden bunu okuduğunu” konuşabilirim.
  • Bir teknik yapıyı (anlatı yöntemi, okuma biçimi, hibrit okuma, Kesit, dijital okur) anlatabilirim.
  • Bir yere gidersem gözlemlerimi, tecrübelerimi paylaşabilirim.
  • Kurmaca ve kurmaca-dışı arasında dolaşan içerikler üretebilirim.

Bazen sadece “gösterebilirim.” İçeriğe girmeden. Çünkü içerik anlatmak başka bir iştir; benim ilgim daha çok yapının kendisi.

İlk video uzundu, dağınıktı, spontane oldu. Hatta videonun içinde kelime anlamına bakıp “spontane neydi ya?” dediğim bir an bile var. Bu da aslında gösteriyor: Videoyu çekerken öğreniyorsun. Ben arka planda “mükemmel” bir imaj üretmek istemedim. Doğrudan bir samimiyet olsun istedim. Saçımı başımı bile bir “çekim modu”na sokmadım. Malzeme bu. Gerçek bu. Ve ben buradan bir şey kurmaya çalışıyorum.

Kapanış: Duruş, hedef ve “barış” fikri

Benim amacım kimseyi düşmanlaştırmak değil, ötekileştirmek değil. Hayatta kulağa garip gelebilecek bir hedefim var: barış elçisi olmak. Bu, sadece savaş-barış düzleminde bir şey değil. İnsanla yapay zekâ arasında bir “uzlaşma dili” kurmak da barış. Bir toplumsal sorunda çözüm üretmek de barış. Doğada küçük bir alanın kirlenmesine karşı bir katkı koymak da barış. Benim için hayat, olumlu bir katkı üretebildiğimde tamamlanmış sayılır.

Edebiyatta.com’u da “cebimi doldurma projesi” gibi görmüyorum. Zaten masraflarını kendim ödüyorum. Reklam fikrine mesafeliyim; çünkü kontrol edemediğim bir ürünün reklamının görüntümün üstüne binmesini istemem. Ama sistem bazen seni buna zorlar. Ben de bu yüzden buradayım: Kendi yolumu, kendi yöntemimle yürütmek için.

Okuyan kendini okur sayar, okumayan saymaz. Bu kadar. Ben emek verirsem, geriye iz kalır. Vermezsem, kalmaz. Hayat böyle.

Bu bir başlangıç yazısı. Kanalın ilk denemesi gibi. Bundan sonra daha oturmuş bir yapıyla, daha kısa, daha düzenli videolarla ve site tarafında daha “derli toplu” metinlerle ilerlemeyi hedefliyorum.

Buraya kadar okuyan varsa teşekkür ederim.
Görüşmek üzere.