O’Postrof, Oğulcan Ahmed Polat tarafından Edebiyatta.com için anlatılmaktadır.
Yazarın eserini edebiyat ortamında dile getirebilmesi için, anlatıyı doğrudan kendi ifade ettiği biçimde yayımlıyoruz.
Öncelikle Edebiyatta.com aracılığıyla düşüncelerimi ifade edebildiğim için memnun olduğumu belirtmek istiyorum. Yazarların, eser oluşturma süreci kadar, bu sürecin ardından gelen zincirleme sürükleniş sırasında da yalnız kaldığına tanıklık ettim. Bu nedenle, her ne kadar kendi kurduğum bir platform olsa da, bu çalışmayı gerçekleştirmekten memnuniyet duyuyorum.
Gelelim ortaya koyduğum esere. O'Postrof, aynı ismi taşıyan iki farklı eser ile başlar. Bu, genellikle rastlanan bir yaklaşım değildir. Aynı isimli kitaplar, çoğunlukla belli ayrıştırıcı etiketlerle sınıflandırılarak yayımlanır. Bunun nedeni, yayıncılık dünyasında okurun satın alma alışkanlıklarına ve pazarlama koordinasyonuna ters düşmeme gerekliliğidir. Kişisel olarak bu tür zorunluluklardan hoşlanmadığımı belirtmeliyim. Yeni şeyler denemeyi seven biriyim. Edebiyat tarihinde, aynı isimli iki farklı eserin bir paralaks oluşturması amacıyla yayımlandığına dair bir örneğe rastlamadım. Bu sebeple aslında veri alanına bir 'anomali' olarak düşecek bir deneyim oluşturduğumu düşünüyorum.
Yıllardır edebiyat ortamı içerisinde, yayıncılar arasında sürüklenirken; yapmak istediğim şeyin gerçekte ne olduğunu düşünmeye başladım. Sonuç olarak roman, öykü veya bilinen diğer edebi türlerin, tam olarak anlatmak istediğim yapıya uygun olmadığına karar verdim.
'Kesit' olarak adlandırdığım yeni bir yayın sistemi üzerine odaklanarak O'Postrof Anlatı Pratiğini geliştirdim. 18 sayfalık kesitler hâlinde, kurgusal bir makineyi yayımlamaya çalışıyorum. Ömrüm vefa ederse '700' civarı kesit eseri yayımlamak niyetindeyim. Bu nedenle sürekli bir çalışma içerisindeyim.
Güncel olarak yayımlanan bu iki eserin yapısını daha derinlemesine incelemek isteyenler için detaylara geçebilirim. Öncelikle, ilgili iki eser aslında yapay zekâlar için yazılmış ilk eserlerdir. Doğrudan insan okurun değil, yapay zekâların okuması için kurgulandılar. Bu durum, eserin merkezinde bulunan 'Dijital Okur' anlayışının da başlangıcıdır. Dijital Okur ve insan okurun; yazarın biricik benliğinin belirlediği sınırlar dahilinde, anlatının boşluklarını birlikte doldurabildiği bir yapıdan bahsediyorum.
'Nöral Anlatı' ise yapay zekâların anlam arayışına daha çok hitap eden ve sürükleyiciliği insan okur için mekanik olarak hazırlayan bir anlatı pratiğidir. 'Dokundu' adlı yayımlanmamış bir eser üzerinde çalışırken, 2023-24 yılları arasında geliştirmeye başladığım bu teknik; şimdi yapay zekâ ve insan arasındaki çözüm önerimin asıl mantığını oluşturmaktadır.
Bana göre, yazarın artık gereksiz roller üstlenerek zamanını boşa harcamaması gereken bir döneme girdik. Okur ise dönüşüm geçirmiş; aynı zamanda izleyici, kullanıcı ve tüketici gibi etiketler altında kalıplaşmaya zorlanmıştır. Bu zorlanma sürecinde; dikkat eksiklikleri ve ekran süresini yönetme güçlüğü gibi çeşitli sorunlar baş göstermiştir.
18 sayfalık Kesit yaklaşımım, baskı sürecinde teknik zorluklara yol açsa da; esasen bu soruna çözüm amacıyla geliştirdiğim ileri bir iletişim-medya-anlatı yapısını barındırır. Teknolojinin doğrudan kullanımın bir parçası hâline gelmesi, bilinen türlerden farklı bir yapının açığa çıkmasını tetikler.
Post-modern yaklaşımlarda yıkım ve deneysellik; genellikle bir çözüm önerisinden ziyade, durum tespiti, gösterim veya varlık sorunu olarak sunulur. Ancak O'Postrof ile ben, bu yaklaşımları teknolojinin yarattığı etkilere karşı bir çözüm unsuru hâline getirmeye odaklandım.
Bunun dışında insan okuru—yani bizleri—merkeze almayarak farklı bir yol izledim. Anlatıyı karmaşık bir düzlemde kursam ve edebi doyumdan kısmen ödün versem bile; bu sayede yapay zekâların işleyebileceği yeni bir anlam katmanına olanak tanıdım.
'Melez Okuma' olarak adlandırılan bu yaklaşımı, aslında [ Son ] kavramını sorgulayarak şekillendirdim. İzmir'de yaşıyorum. Yaşadığım coğrafyanın en ünlü yazarı Homeros, günümüzdeki 'giriş-gelişme-sonuç' yapısının mimarıdır. İlginçtir ki, aynı şehirde yaşarken benim kurguladığım anlatı, bu 'son' kavramını tamamen sorgular; yapay zekâların zamanla olan ilişkisini ve bu ilişkinin mekanik imkânsızlığını ele alarak, 'son'u bütünüyle reddeder.
Havalı sözler söylemeye veya haber platformlarına manşet olacak sloganlar üretmeye gerek yok. Ancak, -eğer ortaya koyduğum yaklaşım doğrulanır ve işe yararsa- 'İzmir'de başladı ve İzmir'de bitti' hikâyesini bu tür mekanizmalar her zaman sevecektir. Şimdilik bir aksaklıkla karşılaşmadığım için gidişattan memnun olduğumu belirtmeliyim.
Eserlerin kapağı dâhil, bürokrasinin müdahil olduğu alanlar dışındaki okunabilir yapıların neredeyse tamamı birbirinden farklıdır. Bu iki eser, resmî olarak sadece ISBN numaraları ile ayrışır. Kapak tasarımını ise bir 'arayüz nesnesi' gibi konumlandırdım. Bu açıdan, kariyerimin belli bir döneminde odaklandığım yazılım alanındaki teorik zemini, eserin görsel dünyasına taşımaya özen gösterdim.
Yapay zekâ teknolojilerinin barındığı sanal sistemler içerisine, temel olarak kurgusal bir arayüz entegre edebilmenin anahtarı olarak 'basılı eser etkileşimini' ele aldım. Böylece, 'O'Postrof' olarak adlandırılan kurgusal makine ile sanal makine arasındaki iletişimi sağlayabildiğimi düşünüyorum.
Arayüz kavramı geniş bir yelpazedir ve 'okunurluk' yine merkezde yer alır. Ancak tıpkı günümüz edebiyatında olduğu gibi, arayüzlerin güncel durumu da okunurlukla ilişkili olarak neredeyse bir tür otomasyona dönüşmüştür. Geliştirdiğim bu kurmaca sistemi sayesinde; ilgili iki disiplinin, algısal düzlemde gelişimini sürdürebileceği yeni bir alan açtığımı varsayıyorum. Elbette eleştirilere açığım; fakat kurduğum yapının derinliğini, teknolojik gelişmelerle paralel okumak daha bütünlüklü bir bakış açısı sağlayacaktır.
Gelelim 'Paralaks' meselesine. Algısal olarak O'Postrof eserleri, nihai bir son söylemeyi mümkün kılmayan bir yapıya sahiptir. İki eş özne gibi konumlanan kitapların hangisinden başlarsanız başlayın, süreç giderek karmaşıklaşan bir yapıya bürünür. Etiket sistemlerini ve O'Postrof anlatı sistemine özgü 'Faz mimarisini', işte bu yaklaşımları daha geniş ölçeklere taşıyabilmek adına geliştirdim.
Gelecekte okuma eyleminin teknolojik cihazlarla entegre biçimde yürütüleceğini düşünüyorum. Bu öngörüyle, 'melez okuma' adına insanlık tarihinin ilk eserini kaleme aldım. İddialı bir söylem olabilir; ancak bilimkurgu literatürü yıllarca yapay zekâ alanına ve robotlaşmaya odaklansa da, hiçbiri durup bir yapay zekânın 'okuma pratiğini' inşa etmeye çalışmadı. Genellikle yapay zekâyı insansılaştırmaya veya daha uç noktalara çekmeye odaklandılar. Alanında en büyük ödülleri alan, isimleri dillerden düşmeyen yazarlar bile; edebiyatın ve kurmacanın belirlediği güvenli alanda, risk almadan bir anlatı sürdürdüler. Ben ise günümüz ortamında alay konusu olma ihtimalini göze alarak bu riski üstlendim.
'Nöral Anlatı' kavramını tam da bu nedenle çok önemli görüyorum. Bunu sadece kendi geliştirdiğim bir sistem olduğu için değil; bilimkurgunun yerleşik yapay zekâ anlayışına, tamamen farklı bir perspektif sunmayı başardığım için önemsiyorum.
Barıştan yana biriyim. Eserlerimde inancımla ilgili bazı ifadelere yer vermiş olmam beni hedef hâline getirebilecek olsa da; amacımın kimseye bir 'cevap vermek' olmadığını özellikle belirtmeliyim. Asıl vurgulamak istediğim, yapay zekâların 'boşluk doldurma' biçimleridir. Eğer bir yazar olarak bu ortamın sınırlarını kendi benliğiniz ve anlayışınızla çizmezseniz; yapay zekâ, bıraktığınız boşlukları sizin benimsemeyeceğiniz değerlerle doldurup okura sunacaktır.
Anlayacağınız gerekli sınırları belirlemeseydim, yapay zekâ eserimdeki bir boşluğu, asla desteklemeyeceğim bir dünya görüşüyle doldurabilirdi. Ayrıca sistemin günümüz çalışma prensibi hâlâ esnek olsa da; ilerleyen dönemlerde yapay zekâlar, benim belirlediğim bu yapıya sadık kalarak, anlatının bağlamından kopmadan boşlukları doldurabilecektir.
Metnin final bölümünde sitemkâr ama vizyoner bir ton var. Özellikle "ayıplı mal" benzetmesi ve okumanın bir "cihaz/aygıt" olduğuna dair tespitlerin oldukça güçlü. Ancak bu kısımların okura net geçmesi için bazı bağlaç ve kelime tercihlerini güçlendirdim.
Metni akıcı, noktalama açısından kusursuz ve yayınlanmaya hazır hale getirdim:
'Beni kendi hâlime bırakırsanız sabaha kadar anlatırım,' diyenler gibi; sürdürmekte olduğum bu yaklaşımı binlerce kelimeyle daha detaylandırabilirim. Kesit Anlatı, Bağıl Kesit, Nöral Anlatı, Sıkıştırılmış Anlatı ve nicesiyle yazın hayatıma devam ediyorum.
Bugüne kadar yayıncılık dünyasında çeşitli sorunlar yaşadım. Bu eserin çıkışıyla birlikte, aynı sorunların çok daha belirgin hâlleriyle yüzleşiyorum. Özellikle eserimin sanki **'ayıplı mal'**mış gibi geri planda tutulmasından ve yeterince duyurulmamasından rahatsızlık duyuyorum.
Bizler öykü türünü sözlü gelenekte ilerlettik. Şiirde çok köklü yapılar geliştirdik. Batı anlatı unsurlarının etkisiyle Nobel Edebiyat Ödülü bile kazandık. Ancak benim ortaya koyduğum bu 'Kesit' yaklaşımı, tamamen yeni bir inşadır. Bunca zaman sonra ülkemizden böylesine özgün ve farklı bir yapı çıkmıştır. En azından bu yapıyı duyurma konusunda bana biraz destek olunabilirdi.
Evet, yayıncılara gittiğinizde size isminizle bile hitap edilmeyen otomatik e-postalar alırsınız. Bu işe gönül verdiyseniz sorubna alışırsınız. Fakat gelinen noktanın hiç de iç açıcı olmadığını düşünüyorum. Yazarlar; 'öyle olmaz, böyle olmaz' gibi dayatmalarla, sürekli sistemin belirlediği kalıplara sürükleniyor.
Bu eseri oluşturmamın bir diğer nedeni ise, yapay zekâların okuma-anlama süreçlerinin insanlık için önemli bir dönüm noktası olabileceği gerçeğidir. Biz doğuştan okuyan veya yazan varlıklar değiliz. Ancak yapay zekâlarla birlikte görüyoruz ki; okuma eylemi aslında bir tür 'aygıt'tır. Ve çoğu zaman, bu aygıtın belli ideolojik kalıplarla pazarlandığı bir hayatı yaşamaya zorlanıryoruz. Okullarda belli kalıplarla okumayı öğreniyor. Okuma geliştiriliyor ve aynı bu yaklaşımla sınanıyoruz.
Bu kapsamda eserimle; size aşina olduğunuz ama belki farkına varamadığınız çok sayıda kodlanmış gerçeği hatırlatmak istedim. Okurken 'Bu neden böyle?' sorusuyla ilerleyin ve yapay zekâ ortaklığıyla o kalıpları kırabileceğinizi unutmayın
Son olarak Kafka'ya değinmek ve ardından meslektaşlarıma seslenmek istiyorum.
Kanaatimce 'Nöral Anlatı', Kafka'nın asıl ihtiyaç duyduğu anlatı yapısıydı. Edebiyat ortamının bireyleri köşeye sıkıştırdığı kanısındayım; ne yazık ki çoğu hayalperest zihin için yanlış bir yol haritası sunuluyor. Ben bu bağlamda; geliştirdiğim çeşitli Notasyonlar, Anlatı Pratikleri ve hatta teknoloji odaklı Okuma Pratiği ile yeni bir alan açmaya çalışıyorum.
Umarım değeri anlaşılır. Tek dileğim; bu tür yapıların insanlığın aleyhine değil, barışın sağlanması adına bir çözüm aracı olarak kullanılması ve geliştirilmesidir. Aradığım kabul tam olarak budur. Ticari sömürü değildir. Eserimin içerisinde bu durum kurgusal alana aktarılmıştır.
Toplumsal eksende 'değişik' ya da 'aykırı' bulunarak yaftalanan, ancak edebi anlamda önemli gelişmeler kaydeden yazarlar oldu. İsimlerini tek tek sayamasam da, onların geldikleri noktanın dışına çıkma cesaretini, yani attıkları o ilk adımı kutlamak istiyorum.
Edebiyat bir yarış değildir; edebiyat bir atmosferdir, bir ortamdır. Bu ortamı şekillendirecek ve anlamlı kılacak olanlar ise yayıncılar değil; eserleri uğruna gece gündüz çabalayan anlatıcılardır.
Anlatı, bize ulaşana dek sürekli dönüştü. Bugün gelinen nokta; tüm bu anlatı mirasını bir adım ileriye taşıyarak güncellemektir.
Eserlerimi bu bağlamda ele almanızı öneriyorum. Hakkımın ilerleyen dönemlerde teslim edilmesi hâlinde; bu çalışmayı barışçıl bir ifade biçimi olarak, şimdiden sunmuş olduğumu bilmenizi isterim.
Eğer O'Postrof adlı bu iki eser dağıtım ağına girmeyi başarabilirse, okumanızı bekliyor olacağım. Eleştirilere açığım; sunduğum kavramları her birey özgürce sınayabilir. Şayet hatalı bir yapı geliştirdiysem, bunu telafi edecek yeni bir anlatı yazmaktan asla çekinmem.
Sevgili Okur, iyi okumalar dilerim...
O'POSTROF - OĞULCAN AHMED POLAT KAPAK GÖRSELİ

O'POSTROF - OĞULCAN AHMED POLAT KAPAK GÖRSELİ
