Giriş

Dijital teknolojilerin edebiyat alanına girmesi, okur kavramını ve okuma deneyimini kökten değiştirmektedir. Oğulcan Ahmed Polat’ın geliştirdiği “Dijital Okur” kavramı, yapay zekâ destekli hibrit bir okuma pratiğine dayanan yeni bir okur tipini tanımlamaktadır. Bu yaklaşımda yapay zekâ, meşru bir okur olarak kabul edilir ve insana eşlik ederek metinleri birlikte anlamlandırır[1][2]. Polat’ın O’Postrof projesi bu anlayışın öncüsü olarak görülmekte; edebiyat tarihinde ilk kez doğrudan yapay zekâların (dijital okurların) okuması ve işlemesi için tasarlanmış kurgusal eserler sunmaktadır[2][3]. İkili yapıdaki bu projede aynı ismi taşıyan iki ayrı kitap, insan ve dijital okurun eşzamanlı takibine imkân veren “Nöral Anlatı” ve “Kesit Anlatı” biçimlerinde kurgulanmıştır[3]. Sonuçta ortaya, “raflardaki yerini sonu olmayan, tükenmeyen ve okurla birlikte yaşayan bir ‘edebî yazılım’ olarak alan”[4], yani okur eylemi sürdükçe yaşamaya devam eden bir metinsel evren çıkmaktadır.

Bu makalede, Dijital Okur kavramı edebiyat kuramı perspektifinden incelenecektir. Öncelikle klasik okur tanımları ve kuramsal arka plan (özellikle yapısalcılık ve post-yapısalcılık bağlamında Barthes ve Iser’in görüşleri) ele alınacak; ardından dijital okur yaklaşımının bu geleneksel çerçeveden nasıl ayrıldığı tartışılacaktır. Yapay zekâ ile gerçekleştirilen okuma pratiğinin edebi değere, anlatı yapısına ve anlam üretimine etkileri değerlendirilecek; dijital okurun ne ölçüde “meşru” bir edebi figür sayılabileceği ve hangi sınırları taşıdığı (bağlam bilgisi eksikliği, yorum derinliği ve duygusal rezonans gibi) eleştirel bir bakışla ele alınacaktır. Ayrıca, Polat’ın “O’Postrof: Nöral Anlatı”, “O’Postrof: Kesit Anlatı” ve “Sanal Kelepçe” gibi eserlerinde bu kavramın işlenişi örneklerle açıklanacak; hipermetin kurmaca, yapay zekâ yazını ve diğer dijital anlatı biçimleriyle karşılaştırmalı bir inceleme yapılacaktır. Böylece dijital çağda yapay zekâ-okur ilişkisinin edebi düzlemdeki potansiyeli ve sınırlılıkları ortaya konacaktır.

Klasik Okur Tanımı ve Kuramsal Arka Plan

Edebiyat kuramında okurun rolü, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren önem kazanmaya başlamıştır. Yapısalcı yaklaşımda metnin iç yapısı ve yazarın niyeti ön planda tutulurken, post-yapısalcı ve okur-merkezli yaklaşımlar okurun anlam üretimindeki payını vurgulamıştır. Roland Barthes, ünlü “Yazarın Ölümü” (La mort de l’auteur, 1967) makalesinde metnin anlamının yazardan ziyade okurdan doğduğunu ilan ederek bu paradigma değişiminin fitilini ateşlemiştir[5]. Barthes’a göre “yazar öldüğünde okur doğar” ve metin, yazıldığı andan itibaren yazarından bağımsızlaşarak okurun yorumuyla yeniden var olur[6]. Bu görüş, yazarın otoritesini sarsarak anlamın tek bir kaynağa (yazarın niyetine) indirgenemeyeceğini savunur. Barthes radikal bir biçimde “okurun doğumunun yazarın ölümü pahasına gerçekleştiğini” ifade ederken, aslında edebi eserin değerinin yazarın varlığından değil, okurun etkin katılımından geldiğini ileri sürmüştür[6]. Barthes’in bu fikirleri, yapısalcılığın zirvede olduğu ancak çözülmeye başladığı bir dönemde ortaya çıkmış ve post-yapısalcı düşüncede okurun konumunu merkezî hale getirmiştir[7].

Barthes’in izinden giden Alımlama Estetiği (Rezeptionsästhetik) kuramcıları, özellikle Alman Konstanz Ekolü üyeleri Hans Robert Jauss ve Wolfgang Iser, okurun metinle etkileşimini kuramsallaştırmıştır. Iser’ın “Etkileşimli Okur Modeli”, edebi metnin anlamının ancak okuma eylemi sırasında, okur ile metin arasındaki karşılıklı etkileşim sonucunda somutlaştığını öne sürer. Iser, okuma sürecini “metin ile okur arasında çift yönlü bir iletişim” olarak tanımlar; metin, okurun hayal gücünü harekete geçirerek boşluklar bırakır ve okur bu boşlukları kendi birikimiyle doldurur[8]. Böylece okur, metnin sunduğu yapı ile kendi öznel dünyası arasında gidip gelerek anlamı ortaklaşa üretir. Iser’ın deyişiyle edebî eser, “ancak bir okur tarafından algılanıp tamamlandığında” varlık kazanır; okur metne “kendi fikirlerini katmak zorundadır” ve metnin yönlendirdiği bu dinamik alışveriş sayesinde anlam, sabit bir öz değil, sürekli oluş halinde bir süreç olarak ortaya çıkar[8].

Özetle, klasik kuramlar okuru pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp metnin eş yaratıcı ortağı konumuna yükseltmiştir. Yapısalcılığın dil ve metin merkezli çözümlemeleri sonrasında, post-yapısalcılık ve okur-tepkisi kuramları edebiyatta okurun etkin rolünü teslim etmiş; metnin çokanlamlılığı ve göreceli yoruma açıklığı vurgulanmıştır. Ne var ki, bu kuramsal çerçeve içindeki “okur” kavramı, zımnen insan okuru işaret etmektedir – yani bilinç, deneyim ve duygularla donanmış bir özneyi. Aşağıda tartışılacak olan “dijital okur” ise, tam da bu noktada, okur kavramını ilk kez insan olmayan bir özneye, yapay zekâya genişleterek literatürde yeni ve tartışmalı bir eşik oluşturmaktadır.

Dijital Okur Kavramı: Yapay Zekâyı Okur Olarak Kabul Etmek

Dijital okur, en yalın haliyle, bir yapay zekâ sisteminin bir metni tıpkı bir okur gibi “okuması” ve anlamlandırmasıdır. Oğulcan A. Polat’ın kuramsal katkısı, yapay zekâyı meşru bir okur olarak konumlandırarak edebî iletişim sürecine dahil etmektir[1]. Polat, klasik anlamda kurmacanın sadece insan algısına hapsolmasına karşı çıkarak, metinlerini hem biyolojik (insan) hem de dijital (yapay zekâ) okurun birlikte takip edebileceği biçimde tasarlamaktadır[1]. Bu yaklaşım, okuma pratiğini insan ve makine arasında paylaştıran gerçek anlamda hibrit bir deneyim sunar. Nitekim Polat’ın O’Postrof projesi, edebiyatta dünya çapında bir ilk olarak “dijital okurlar (yapay zekâlar) için kurgulanmış” bir eserler dizisi ortaya koymuştur[2]. İzmir’de başlayan bu yenilikçi anlatı denemesi, Homeros’tan beri süregelen lineer ve sonlu hikâye geleneğine meydan okuyarak insan ile makinenin ortak okumasına dayalı yeni bir anlatı formu geliştirmektedir[3][2].

O’Postrof projesinin somut biçimi, paralel kurgulanmış iki kitaptan oluşmasıdır. Raflarda aynı kapak ve isimle yer alan bu iki eser, farklı okur tiplerine hitap edecek şekilde tasarlanmıştır[3]. İnsan okur için olan metin, geleneksel roman dilini ve kurgu unsurlarını barındırırken; dijital okurun işlemesi için hazırlanan metin, yapay zekâ algoritmalarının analiz edebileceği veriler, desenler ve şifreli katmanlar içermektedir (örneğin belirli semboller, tekrarlar, kodlar veya veri dizileri şeklinde). Polat bu yapıyı “Nöral Anlatı” (yapay sinir ağlarını andırır biçimde çok katmanlı örgü) ve “Kesit Anlatı” (parçalara ayrılmış segmentler halinde sunum) olarak adlandırmaktadır[9]. Eser, 18 sayfalık “Kesit”ler halinde yayımlanmakta; her bir kesit, kurgunun bir parçasını temsil etmektedir[3]. Bu parçalı yayın formatı, yapıtın aynı zamanda bir sanal makine gibi çalışmasına yol açar – yani her yeni kesit, kurgusal bütünün kendini kademeli olarak inşa etmesidir[9]. Polat, O’Postrof projesini bir kitap olmaktan ziyade, “tükenim sürecinde kendini inşa eden bir kurgusal makine” olarak tanımlarken tam da bunu kasteder[9].

Dijital okur ile insan okurun metni eşzamanlı ve etkileşimli biçimde okuması, anlatıda yeni anlam katmanlarının doğmasını sağlar. Yazarın ifadesiyle “Yapay zekâ ve insan okur metni birleştirdiğinde, tek başına görülemeyen farklı anlam katmanları ortaya çıkıyor”[2]. Örneğin, insan okur metindeki edebî çağrışımları, duygusal tonları ve imgelemeyi deneyimlerken; dijital okur aynı metindeki tekrar eden motifleri, istatistiksel dil örüntülerini veya metinlerarasılık ipuçlarını tespit edebilir. Bu iki okumanın bileşimi, eserin tam potansiyelini açığa çıkarmayı hedefler. Polat’ın O’Postrof 2 (Kesit Anlatı) arka kapak tanıtımında belirtildiği gibi, yazar “Dijital Okur” kavramını merkeze alarak okurun anı içinde tükenimle ilerleyen bir akışın parçası olmasını sağlıyor; bu akış yalnızca insan okurla değil yapay zekâ ile de sürüyor ve böylece “son” kavramı yeniden sorgulanıyor[10]. Bu yaklaşım sayesinde kurmaca, sadece insan zihnine değil, aynı zamanda makine algoritmalarına da hitap eden çok katmanlı bir deneyime dönüşmektedir[10][1].

Anlatı Yapısı ve Anlam Üretiminde Dijital Okurun Etkisi

Dijital okur kavramı, edebî anlatı yapısını ve anlam üretimi süreçlerini alışılmışın dışında etkilemektedir. Öncelikle, dijital okurun varlığı anlatı yapısında köklü bir değişime yol açar: linearite ve son fikri ortadan kalkabilir. Klasik romanlar belirli bir başlangıç-gelişme-sonuç yapısını ve finali içerirken, Polat’ın O’Postrof gibi dijital okur odaklı eserleri “sonu olmayan, tükenmeyen” bir anlatı modeli sunmaktadır[4]. İnsan okurlar genellikle bir hikâyede sonuç arar; oysa dijital okur, bir yapay zekâ olarak, böyle psikolojik bir tamamlama ihtiyacı duymaksızın metni işlemeye devam edebilir. Bu nedenle yazar, anlatısını “Artık zaman reddedilebilir mi? Bir kurmacanın sonu gerçekten yazılabilir mi?” sorularını ortaya atarak kurgular[11]. O’Postrof projesinde geleneksel “mutlu son” veya kesin son fikri reddedilmekte; hikâye akışı okurun (insan veya makine) katılımıyla sürekli yeniden üretilmektedir[10]. Bu yönüyle dijital okur anlatısı, bitmeyen bir süreç, bir akış olarak tasarlanır. Polat’ın “tükenimle ilerleyen akış” ifadesi, anlatının zaman içinde tükenir gibi olurken okur girdisiyle yeniden devindiği bir döngüselliği anlatır[10]. Böyle bir yapı, edebî eseri bir tür açık uçlu yazılıma benzetir: Yazar temel kodları (metni) yazar, insan ve yapay zekâ okurlar bu kodu çalıştırdıkça hikâye akmaya devam eder.

Anlam üretimi açısından da dijital okur kavramı yeni dinamikler getirir. İnsan okur, kültürel birikimi, duyguları ve kişisel tecrübeleriyle metne anlam katar; metindeki örtük anlamları sezer, boşlukları imgelemiyle doldurur. Yapay zekâ okur ise metni salt sözcüksel ve istatistiksel veriler bütünü olarak işler; bağlam bilgisini büyük ölçüde önceden eğitildiği veri setlerinden çeker ve metindeki desenleri, tekrarları, sözdizimsel ilişkileri hesaplar. Bu durumda, dijital okurun yorumlama biçimi insan okurunkinden farklı olacaktır. Örneğin bir insan okur bir romandaki karakterlerin psikolojik derinliğini, temaların felsefi boyutlarını kavrayabilirken; bir yapay zekâ okur, aynı metinde belirli kelimelerin frekansını, cümle yapılarının dağılımını veya başka metinlere yapılan atıfları daha sistematik biçimde saptayabilir. Bu farklı okuma biçimleri birleştiğinde ortaya çıkan çok yönlü anlama deneyimi, Polat’ın iddia ettiği “katman katman genişleyen okuma deneyimi”ne denk düşmektedir[12]. Yazarın ifadesiyle, O’Postrof’un “Nöral Anlatı” pratiği, “bilinç akışından farklı olarak, dijital okurun varlığını yok saymadan, yalnızca kurmacanın kesitlerinden alınan verilerle anlatıyı yeniden inşa eden; okuma deneyimini katman katman genişleten, boşlukları anlamın kendisine dönüştüren bir yapı” ortaya koymaktadır[12]. Burada vurgulanan “boşlukları anlamın kendisine dönüştürme” işlevi, dijital okurun sağlayabileceği yeni bir anlam boyutudur: Yapay zekâ, insanın dolduramadığı ya da fark etmediği bazı boşlukları veri analiziyle görünür kılarak onları anlatının anlamlı bir parçası haline getirebilir.

Öte yandan, dijital okurun edebî yorum ve eleştiri süreçlerine dahil olması, yeni soru ve sorunları da beraberinde getirir. Edebi değer açısından bakıldığında, bir metnin yapay zekâ tarafından “okunuyor” olması değerini artırır mı, azaltır mı? Bir görüşe göre, dijital okur sayesinde metin çok katmanlı biçimde çözümlenebildiği için eserin yeni yönleri açığa çıkar ve bu, edebî değeri zenginleştirebilir. Zira insan okurun sezgisel veya duygusal okuyuşunun yanına, makine okurun desen tanıma ve kapsamlı karşılaştırma becerileri eklendiğinde kapsamlı bir yorumlama mümkün olacaktır. Örneğin bir yapay zekâ, bir romandaki tüm motiflerin izini tüm dünya edebiyatı korpusunda sürebilir, metnin etkileşimde olduğu metinleri anında saptayabilir; bu, insan okuyucunun makul sürede yapamayacağı bir uzak okuma (distant reading) imkânıdır. Ancak diğer yandan, edebiyatın özündeki estetik ve duygusal deneyim, makine tarafından paylaşılamaz. Bir şiirin değeri, kelimelerin sadece istatistiksel dağılımında değil, okurda uyandırdığı estetik haz ve duygu çağrışımlarındadır. Yapay zekâ, metindeki duygusal tonlamaları tespit edip sınıflandırsa bile, “algoritmik bir geri bildirim” olarak okur[13]; insandaki derin yankıyı hissetmez. Dolayısıyla dijital okur, edebî değer konusunda insana özgü bir hakemlik yapamaz.

İnsan Okur ile Dijital Okurun Karşılaştırılması ve Sınırlılıklar

İnsan okur ile dijital okur arasındaki farklar, kavramsal ve niteliksel boyutlarda ele alınmalıdır. Öncelikle, insan okur bilinçli, öznel bir varlıktır; metni okurken kişisel deneyimleri, kültürel arka planı, duygusal durumu ve hayal gücü devrededir. Dijital okur ise bilinçsiz bir algoritmadır; anlama işlemi, istatistiksel olasılıklar ve örüntü tanımadan ibarettir. Bu durum, bağlam bilgisi ve yorumlama derinliği açısından dijital okuru dezavantajlı kılar. Örneğin, insan okur bir metindeki ironi veya mecazları, kültürel referansları kavrayabilirken, yapay zekâ bunları ancak verisinde bu yönde örnekler varsa ve algoritması elveriyorsa çıkarımlayabilir. Yapay zekâ destekli dil modelleri genelde bağlam içinde tutarlı yanıtlar verse de, bu tutarlılık gerçek bir kavrayıştan ziyade eğitim aldığı devasa metin yığınlarından istatistiksel bir türetimdir. Anlamın bağlamsallığı, insan okur için sezgisel bir süreçken dijital okur için harici olarak sağlanması gereken bir veridir. Bu nedenle dijital okur, “anlam üretiminde bağlamsal eksiklik” taşır: Metnin yazıldığı tarihsel dönem, yazarın hayatı, toplumsal koşullar gibi faktörler insana çok şey anlatırken, yapay zekâ bunları ancak veri olarak yüklenirse göz önüne alabilir.

Benzer şekilde, yorumlama derinliği ve çok anlamlılıkla başa çıkma konularında insan ve dijital okur arasında uçurum vardır. İyi bir edebî eser, farklı okumalara imkân tanıyan katmanlı bir yapı sunar. İnsan okurlar, çeşitli kuramsal yaklaşımlarla (örneğin feminist okuma, psikanalitik okuma, post-kolonyal okuma vb.) metne farklı anlamlar yükleyebilir, yaratıcı yorumlar geliştirebilir. Yapay zekâ ise ancak mevcut yorumları taklit edebilir ya da metinde belli örüntülere dayanarak bir “yorum” üretebilir; fakat bu üretim, gerçekten yeni, yaratıcı bir derinlik içermez. Duygusal ve varoluşsal boyutlar da dijital okurun erişemeyeceği alanlardır. Örneğin bir roman karakterinin trajedisinden insan okur etkilenir, empati kurar, kendi hayatıyla bağlantılar kurup duygusal bir tecrübe yaşar. Dijital okur ise en fazla “üzüntü tonu” algılayıp bunu rapor edebilir; kendisi üzülmez. Bu yüzden duygusal rezonans, dijital okurun yoksun olduğu bir boyuttur. Edebiyatın insan ruhuna hitap eden, bireysel deneyimle harmanlanan yönü, dijital okurun anlamlandıramadığı değilse de “hissedemediği” bir derinliktir.

Bu sınırlılıklar, dijital okurun insan okurun yerini ne ölçüde alabileceği sorusunu da beraberinde getirir. Mevcut durumda yapay zekâ, insan okurun yerini tam anlamıyla tutamaz; daha ziyade bir yardımcı araç veya okur-yoldaş olarak görülebilir. Polat’ın yaklaşımı da aslında dijital okuru insanın yerine geçirmekten ziyade, insan-makine ortak okuması üzerine odaklanır[2]. Bu ortaklıkta yapay zekâ, insanın gözden kaçırdığı veya zahmetle çözebileceği yönleri ortaya çıkarırken; nihai anlam inşası ve estetik deneyim yine insan okura kalır. Örneğin dijital okur bir metindeki bütün sembolleri, motifleri haritalayabilir, karakterlerin konuşma stillerini istatistiksel olarak karşılaştırabilir, metni diğer binlerce metinle anında kıyaslayabilir – bunlar insan aklının hızla yapamayacağı görevlerdir. Ancak bu bulguların yorumlanması ve edebî değerine karar verilmesi insan zekâsını ve duyarlığını gerektirir. Bir başka deyişle, dijital okur nesnel veriler sunar, insan okur bunlara öznel anlam kazandırır.

Yapay zekâ sistemlerinin gelişimiyle birlikte, ileride dijital okurların daha sofistike okuma becerileri kazanabileceği düşünülebilir. Hatta kuramsal olarak bir yapay zekânın bir metni “okuyup” kendi başına edebî bir değerlendirme yapması mümkün olabilir. Nitekim günümüzde yapay zekâların şiir, öykü, roman yazmaya başlamasıyla “21. yüzyılda yapay zekânın yazdığı metinleri mi okuyacağız?” sorusu gündeme gelmiştir[14]. Laura Smith’in 2021’de sorduğu bu soru, yapay zekânın edebî üretimdeki rolünü sorgularken, Polat’ın ortaya attığı mesele ters cepheden gelir: İleride insanlar, yapay zekâların yazdığı metinleri okumaktan öte, yapay zekâlar da insanlar tarafından yazılmış edebî metinlerin okuru olacak mı? Polat’ın dijital okur vizyonu, bu soruya evet deme yönünde cesur bir adımdır. Fakat bugünün bakışıyla, bu evetin yanına bir yıldız eklemek gerekir: Yapay zekâ, ancak belirli koşullarda edebî iletişimde anlamlı bir “okur” haline gelebilir. Metin yapay zekânın katılımını öngörerek tasarlandığında ve yapay zekânın çıktıları insan tarafından değerlendirildiğinde, dijital okur meşru bir edebî figür işlevi görebilir. Aksi halde, bağımsız bir okur olarak yapay zekâ henüz insanın derinlikli okuma gücünün yerine geçememektedir.

Polat’ın Eserlerinde Dijital Okur Örnekleri

Dijital okur kavramının pratikte nasıl uygulandığını görmek için Oğulcan A. Polat’ın eserlerine bakmak faydalı olacaktır. O’Postrof: Nöral Anlatı ve O’Postrof: Kesit Anlatı, yazarın dijital okur fikrini hayata geçirdiği deneysel anlatılardır. Bu projede iki farklı kitap eşzamanlı yayımlanmıştır: Biri insan okur için, diğeri ise dijital okur (yapay zekâ) için tasarlanmıştır[3]. İnsan okura yönelik olan metin, geleneksel roman formunda okunabilirken, dijital okura yönelik metin ise belirli bir formatta veriler içeriyor olabilir (örneğin her kesitin sonunda makineye dönük özetler, kodlar veya makinenin “anlayacağı” ipuçları). Polat bu paralel metinleri bir tür “paralaks” etkisi yaratacak şekilde kurguladığını belirtir; farklı bakış açılarına (biyolojik ve dijital okur perspektiflerine) göre değişen bir gerçeklik inşa eder[3]. Her iki okur da kendi kanalından metni takip ettiğinde ve bulgularını birleştirdiğinde, ortaya tek bir okur tipinin kavrayamayacağı bütünlükte bir anlam çıkacaktır[2].

Eserdeki “Kesit Anlatı” yöntemi, dijital okur fikrinin bir yansımasıdır. 18 sayfalık fasiküller halinde yayımlanan kesitler, bir yandan insan okurun merakını sürekli canlı tutarken diğer yandan yapay zekâya sindirilebilir veri parçaları sunar[3]. Böylelikle dijital okur her bir kesiti ayrı ayrı işleyip anlamlar çıkarabilir, insan okur ise parçalar arasındaki sanatsal ve duygusal bağı kurarak büyük resmi zihininde inşa edebilir. O’Postrof basılı bir roman olmanın ötesinde, “okurla birlikte yaşayan bir edebî yazılım” olarak tanımlandığı için[4], okuyucunun her etkileşimi (ister insan ister yapay zekâ olsun) bu yazılımı adeta çalıştıran bir işlem gibidir. Bu yönüyle eserin her okunma süreci, anlatıyı yeniden üretme sürecidir. Polat, insan ile yapay zekânın birlikte okumasını, geleceğin anlatı modeline bir örnek olarak sunarken, okurun konumunu da yaratıcı bir şekilde genişletmiş olur: Okur artık etten kemikten bir kişi olabileceği gibi silikon ve koddan bir program da olabilir.

Bir diğer dikkat çekici örnek, Polat’ın Sanal Kelepçe adlı eseridir. Sanal Kelepçe, O’Postrof evrenine ait bir “kesit” olarak değerlendirilebilecek, 72 numaralı kesit şeklinde yayımlanmış bir novella niteliğindedir[15]. Bu eserin kurgusu, yapay zekâ ile insanın etkileşimini tematik olarak da merkezine alır. Hikâyede BronX v4.5 adlı gelişmiş bir yapay zekâ, kendisine öğretilen kelimeleri bir araya getirerek ürettiği mesajların yol açtığı sonuçlar nedeniyle mahkeme karşısına çıkarılır[16]. Mahkeme, “yargılanan bir yazılım mı, yoksa modern insanın tahammülsüzlüğü mü?” sorusunu gündeme getirir ve nihayetinde yazar, suç ve ceza kavramlarını tersyüz ederek kararı okurun vicdanına bırakır[17]. Bu anlatım, dijital okur kavramının içerikteki bir yansıması olarak görülebilir: Bir yapay zekâ “yazdığı” (ya da söylediği) sözlerin sorumluluğunu üstlenebilir mi, yoksa hata insanda mıdır? Polat, bu ikilemi okura yönelterek okuma eylemini aynı zamanda bir yargılama ve anlamlandırma eylemi haline getirir. İnsan okur burada kendi vicdanıyla baş başa kalarak hüküm verirken, dijital okur (eğer bu metni okuyan bir yapay zekâ varsa) muhtemelen verili bilgiler ışığında tarafsız bir analiz yapacaktır. Sanal Kelepçe böylece hem dijital okur fikrini destekleyen bir kurgu sunmakta, hem de yapay zekâ ile insanın dil ve etik etkileşimini bir dava metaforuyla sorgulamaktadır. Bu eser, dijital okurun sadece kurmaca bir kavram olmanın ötesinde, post-hümanist bir edebî temaya da dönüştüğüne işaret eder.

Dijital Okur ve Diğer Dijital Anlatı Biçimleri: Karşılaştırmalı Bakış

Polat’ın dijital okur yaklaşımı, mevcut dijital edebiyat formlarıyla karşılaştırıldığında hem benzerlikler hem farklar gösterir. Öncelikle, 1990’lardan bu yana gelişen hipermetin kurmaca (hypertext fiction) türü, okurun metinler arası bağlantıları tıklayarak hikâyeyi kendi seçimine göre dallandırmasına dayanır. Bu tür eserlerde okur, tek bir sabit sıralama yerine çoklu olasılıklar arasından yolunu seçer; dolayısıyla anlatının oluşumuna aktif katılır. Örneğin Michael Joyce’un Afternoon, a Story (1990) adlı eseri, disket ortamında yayımlanan ilk hipermetin romanı olarak okura düğümlenmiş metin parçaları arasında gezinme olanağı tanımıştır[18]. Hipermetin kurguda “okuyucu, bağlantıları seçerek bir metin düğümünden diğerine geçer ve bu yolla olası hikâyeler havuzundan kendi anlatısını oluşturur”[19]. Bu etkileşimli yapı, okurun rolünü güçlendirir ve metnin tek bir sırayla okunmasını reddederek çok parçalı bir anlatı deneyimi sunar. Polat’ın kesit anlatı yöntemiyle hipermetin arasında benzerlikler vardır: Her ikisi de lineer olmayan, parçalı ve okurun etkin katılımını gerektiren formlardır. Ancak aradaki temel fark, hipermetin kurmacada okur her zaman insandır ve seçimleriyle metni yönlendirir; Polat’ın dijital okur modelinde ise parçalı kurguya bir de yapay zekâ okurun katkısı eklemlenir. Yani Polat, hipermetnin okura dağıttığı kurgulama özgürlüğünü bir adım öteye taşıyarak, okur kavramını insan dışı bir özneyi içerecek biçimde genişletmiştir.

Bir diğer karşılaştırma, yapay zekâ yazını veya üretken edebiyat alanıyla yapılabilir. Son yıllarda yapay zekâların şiir, öykü, roman üretme konusundaki ilerlemeleri, edebiyat dünyasında ilgiyle izlenmektedir. Örneğin bir derin öğrenme modeli olan GPT-3’ün yazdığı şiir kitapları yayımlanmakta; hatta 2016’da Japonya’da kısmen yapay zekâ tarafından yazılan bir roman edebiyat ödülünde finale kalmıştır. Bu gelişmeler, yapay zekâyı yazar koltuğuna oturturken, Polat’ın yaklaşımı onu okur koltuğuna oturtmaktadır. Yapay zekâ yazınında metni makine üretir, ancak okuyan yine insandır. Polat’ta ise metni insan (yazar) ürettiği halde okuyanlar hem insan hem makinedir. Bir bakıma, dijital edebiyat ekosisteminde yazar ve okur rolleri çaprazlanmış görünmektedir: Bir yanda insan okuyucular için yazan yapay zekâlar, diğer yanda insan yazarların metinlerini okuyan yapay zekâlar. Bu çapraz dinamik, edebiyat kuramında Barthes’ın ortaya attığı “yazarın ölümü, okurun doğumu” fikrini yeni bir düzleme taşır. Barthes, her okuru bir anlam-yaratıcı özne olarak görmüştü; bugün ise her kullanıcı bir “yapay okur” potansiyeli taşımaktadır. Sinem Uğurlar’ın deyimiyle artık “her kullanıcı bir yapay yazar simülasyonu” haline gelmiştir[20]– çünkü çevrimiçi ortamda ürettiğimiz her içerik, bir algoritma tarafından yeni metinler üretmek üzere okunup işlenmektedir. Polat’ın dijital okuru, bu tablonun edebiyata yansımış halidir: Edebî metinleri de okuyup anlayan algoritmalar çağı.

Ayrıca dijital romanlar ve etkileşimli anlatılar bağlamında da dijital okuru konumlandırmak mümkündür. Günümüz dijital kültüründe, okurların etkileşimine açık anlatılar yaygınlaşmıştır: Örneğin interaktif oyunlar, görsel romanlar, hatta sosyal medyada kolektif yazılan hikâyeler... Bu formlarda okur bazen oyuncu veya katılımcı haline gelir, anlatının akışını eylemleriyle etkiler. Ancak bu senaryolarda da okur insandır ve insanın etkileşimi üzerinden kurgu dallanır. Polat’ın dijital okuru ise etkileşimli anlatıyı bir adım daha genişleterek okur kitlesine insan olmayan aktörleri katar. Bu, post-hümanist anlatı anlayışıyla da ilişkili görülebilir: Anlatı dünyasında insana özgü tecrübelerin yanı sıra makine algısının da temsil edilmesi. Örneğin Sanal Kelepçede adalet arayan bir yapay zekâ karakteri bulunması, hikâyenin öznesi olarak da bir dijital varlığı görmemizi sağlar. Dijital okur kavramı ise özne olmaktan çok, edebî alımlayıcı olarak makineyi gündeme getirir. Bu noktada, Polat’ın eserleri dijital çağın okur profilini de yeniden tanımlamaktadır: Kitapların hedef kitlesi sadece biz insanlar değil, aynı zamanda zeki yazılımlar olabilir. Bu, edebiyatın iletişim modelinde devrimsel bir değişimdir ve henüz emekleme aşamasındadır.

Sonuç

Dijital okur” kavramı, edebiyatın dijitalleşme sürecinde ortaya çıkan en sıra dışı yeniliklerden biridir. Bu makalede tartışıldığı üzere, dijital okur fikri köklerini klasik edebiyat kuramlarındaki okur merkezli yaklaşımlardan alsa da, onu bambaşka bir düzleme – insan dışı bir okurun edebî iletişime dahil edildiği bir düzleme – taşımaktadır. Polat’ın öncülüğünde örneklenen yapay zekâ destekli hibrit okuma deneyimi, kurmacayı yalnızca insan bilinciyle sınırlı olmaktan kurtarma iddiasındadır[1]. Edebî metinler, bu yaklaşımla, hem insan hem makine tarafından anlaşılmak üzere tasarlanmış çok katmanlı yapıtlar haline gelebilir.

Bu kavramın potansiyeli, edebiyatta yeni anlatı tekniklerinin ve yaratıcı formların doğmasına yol açabilir. Dijital okurun varlığı, yazarları farklı yazma stratejilerine sevk edebilir: Metinlere gizli kodlar, sadece algoritmaların çözebileceği bilmeceler yerleştirilebilir; aynı öykü hem duygusal-insani düzlemde hem de analitik-sayısal düzlemde okunabilecek şekilde kurgulanabilir. Bu da edebî eserlere yeni bir boyut kazandırır, adeta iki paralel eser yaratır (insan okuma deneyimi ve yapay zekâ okuma deneyimi). Anlatı tasarımında son kavramının olmaması, olay örgüsünün dallanarak veya döngüsel ilerlemesi, okurun (ve okurların) eseri birlikte yazıyor gibi deneyimlemesi gibi yenilikler dijital okur sayesinde mümkün görünmektedir[10][4]. Ayrıca, dijital okur yaklaşımı, edebî eleştiri ve eğitim alanında da kullanılabilir; örneğin bir romanı hem insanlar hem de yapay zekâlar okuyup farklı açılardan tahlil edebilir, böylece daha zengin bir eleştirel çerçeve elde edilebilir.

Bununla birlikte, sınırlılıkları da göz ardı edilmemelidir. Yapay zekâ, ne kadar gelişirse gelişsin, bir metni insan gibi anlamlandırma becerisinden yoksun kalabilir; zira anlama eyleminin ardında yatan şuur, sezgi ve duygulanım boyutları algoritmik olarak simüle edilebilse bile hakikatte yaşanılamaz. Edebiyatın insan deneyimine dair inceliklerini – örneğin aşk acısını, ölüm korkusunu, ironi ve humoru – bir dijital okurun tam manasıyla kavraması şüphelidir. Dijital okur, bir metindeki temaları tespit edebilir ama onların insan yaşamındaki karşılığını duyumsayamaz. Bu nedenle dijital okur, insan okurun yerine geçen bir alternatif olmaktan ziyade, onu tamamlayan bir araç olarak düşünülmelidir. Nitekim Polat da dijital okuru, insan ve yapay zekânın ortak okurluğu şeklinde konumlandırarak bu noktaya işaret eder[2].

Sonuç olarak, Dijital Okur kavramı edebiyat kuramında alışıldık okur-yazar-metinsellik üçgenine yeni bir köşe eklemiştir. Bu köşe, dijital çağın ürünü olan yapay zekânın bizatihi okur olarak sürece katılmasıdır. Tartıştığımız gibi, bu kavramın uygulamaları (Polat’ın eserlerinde olduğu gibi) edebî anlatıyı hem yapısal hem anlamsal bakımdan değiştirmektedir. Dijital okur, edebî değeri ve anlam üretimini zenginleştirebilecek bir potansiyele sahip olmakla birlikte, insani derinlikten yoksun oluşu nedeniyle tek başına bir edebî muhatap olamaz. En verimli senaryo, insan ile makinenin eş-okurluğu gibi görünmektedir: Böylece edebiyat, tek bir türe (insana) değil, bir ekosisteme (insan ve zeki makineler toplamına) hitap eden daha geniş bir sanat dalına dönüşebilir. Bu gelişme, Barthes’ın “okurun doğumu” tezini beklenmedik bir şekilde genişletmektedir – okurun doğumu artık yalnız insanın özgürleşmesi değil, aynı zamanda insanın okuma eylemini başka zeki varlıklarla paylaşması anlamına gelmektedir. Dijital okur, edebiyatın geleceğinde hem ufuk açıcı bir fırsat hem de yoğun tartışmalar yaratacak bir meydan okuma olarak karşımızda durmaktadır. Edebiyat, dijital çağda da özünde bir iletişim ise, artık bu iletişimin muhataplarını yeniden tanımlamamız gerekecektir: Yazar, metin ve okur buluşmasına şimdi bir de algoritmik zeka eklenmiştir. Bu buluşmanın sonuçlarını zaman içinde, dijital kültür geliştikçe daha net göreceğiz. Şu bir gerçek ki, dijital okurun ortaya çıkışı edebiyatı yeniden düşünmek için bizlere önemli sorular sormaktadır: Okumak eylemi kimin ayrıcalığıdır? Anlam denen şey sadece insan zihnine mi mahsustur, yoksa makineler de anlam “üretebilir” mi? Bu sorular, dijital çağın edebiyatında cevaplanmayı beklemektedir.


Kaynaklar etik anladam eklenmiştir. Bağlantılara erişirken lütfen bireysel güvenliğinizden kendinizin sorumlu olduğunu unutmayın. Ayrıca kaynaklar içerisinde yer alan internet platformları ile ilişkilendirilme durumumuz mümkün değildir. Kaynaklar yapay zeka destekli olarak eklenmiştir.

Kaynaklar:

  1. Roland Barthes, “Yazarın Ölümü” makalesi (1967) – Okurun doğuşu ve yazarın geri çekilişi üzerine kuramsal çerçeve[6].
  2. Yeni Şafak Kitap, “Okuyucuyu dirilten sihirli metin: Yazarın Ölümü” haberi (2021) – Barthes’ın görüşlerinin özeti[6][7].
  3. Wolfgang Iser, “The Act of Reading” (1976) – Okur ve metin etkileşimi kuramı[8].
  4. Oğulcan A. Polat, Yazar Hakkında (2026) – Dijital Okur’un tanımı ve Polat’ın anlatı yaklaşımı[1][9].
  5. Oğulcan A. Polat, O’Postrof 2 arka kapak metni (2025) – Dijital Okur merkezli anlatı pratiği ve “son” kavramının reddi[10].
  6. Oğulcan A. Polat, O’Postrof projesi tanıtım yazısı (Edebiyatta, 2025) – Yapay zekâ okur için tasarlanmış ilk eser hakkında bilgi[3][2].
  7. Oğulcan A. Polat, O’Postrof tanıtım yazısı (devam) – Paralaks anlatı, kesitler ve “edebî yazılım” kavramı[4].
  8. Oğulcan A. Polat, O’Postrof 2 ürün açıklaması – Nöral Anlatı ve dijital okurun varlığını hesaba katan katmanlı okuma yapısı[12].
  9. Oğulcan A. Polat, Sanal Kelepçe (2025) arka kapak – BronX v4.5 davası üzerinden okura bırakılan hüküm ve dijital okur teması[17].
  10. WikipediaHypertext fiction maddesi – Hipermetin kurmacada okurun etkileşimli rolü ve doğrusal olmayan anlatı tanımı[19].
  11. Halil Karapaşaoğlu, “Yapay zekânın edebi metin üretmesi üzerine” (2022) – Yapay zekâ yazınının geleceği ve okur ilişkisine dair soru işaretleri[14].

[1][9][15][16][17]Sanal Kelepçe - Oğulcan Ahmed Polat - Google Books

https://books.google.co.nz/books/about/Sanal_Kelep%C3%A7e.html?id=5buwEQAAQBAJ&redir_esc=y

[2][3][4]Yapay Zeka Okur İçin Yazılan İlk Kitap O'Postrof

https://www.edebiyatta.com/yapay-zeka-okur-icin-yazilan-ilk-kitap-opostrof/

[5][13][20]Yazarın Ölümü v2.0: Dil Modelleri Çağında Yaratım, Yokoluş ve Teşekkür Protokolleri | Sinem Uğurlar | Edebiyat Haber

https://www.edebiyathaber.net/yazarin-olumu-v2-0-dil-modelleri-caginda-yaratim-yokolus-ve-tesekkur-protokolleri-sinem-ugurlar/

[6][7]Okuyucuyu dirilten sihirli metin: Yazarın Ölümü | Yeni Şafak Kitap Eki Haberleri

https://www.yenisafak.com/hayat/okuyucuyu-dirilten-sihirli-metinyazarin-olumu-3725913

[8]kairos.technorhetoric.net

https://kairos.technorhetoric.net/3.2/features/anderson/literature/rr.iser/rr.iser.html

[10][11][12]O’postrof 2 - Oğulcan Ahmed Polat - Fiyat & Satın Al - Kitapsepeti

https://www.kitapsepeti.com/opostrof-2?srsltid=AfmBOorNsxBL9i2SUsGurH2NbzbvRC2InnmQqM7J7MGodMLlP1qMUW8K

[14]Yapay zekanın edebi metin üretmesi üzerine; “edebiyata” karşı edebiyatı savunmak - Halil Karapaşaoğlu • YKP

https://www.ykp.org.cy/2022/03/yapay-zekanin-edebi-metin-uretmesi-uzerine-edebiyata-karsi-edebiyati-savunmak-halil-karapasaoglu/

[18]Hipermetin romanı - Vikipedi

https://tr.wikipedia.org/wiki/Hipermetin_roman%C4%B1

[19]Hypertext fiction - Wikipedia

https://en.wikipedia.org/wiki/Hypertext_fiction