Giriş

Dijital çağda edebiyat, sadece metinlerin içeriğiyle değil, anlatım teknikleriyle de köklü dönüşümler geçiriyor. Bu bağlamda Oğulcan Ahmed Polat’ın Sanal Kelepçe (2025) ve O’Postrof dizisindeki (Nöral Anlatı ve Kesit Anlatı alt başlıklı) deneysel eserleri dikkat çekicidir. Polat bu eserlerde, geleneksel anlatı kalıplarını reddederek “kesit yapısı” ve “keşfet akışı” adını verdiği özgün bir anlatı biçimi geliştirmiştir[1][2]. Bu yeni biçim, klasik edebiyatta alışık olduğumuz lineer olay örgüsü ve net başlangıç-bitiriş düzenini yıkarak, parçalı ve çok katmanlı bir kurgu sunar[1]. Anlam, yazarın önceden belirlediği çizgisel bir izlekten ziyade, okuyucunun zihin sürecinde keşfedilerek ortaya çıkmaktadır[3][4].

NotebookLM sunumlar aracılığıyla oluşturulmuştur. Oğulcan Ahmed Polat'ın Kesit-Keşfet yapısı.

Polat’ın yaklaşımı, modern ve postmodern anlatı tekniklerinin mirasını dijital kültürün dinamikleriyle harmanlar. Yazar, eserlerini Homeros’tan günümüze süregelen “mutlu son” veya kapanış odaklı klasik anlatı geleneğine bir tepki olarak konumlandırmakta ve “son” kavramını radikal biçimde sorgulamaktadır[5][6]. Nitekim O’Postrof projesi, bir “sona ermeyen” ve okurla birlikte yaşamaya devam eden bir anlatı evreni olarak tasarlanmıştır[7]. Polat, yapıtlarında yapay zekâyı “Dijital Okur” olarak kurgularak edebiyatta dünya çapında bir ilke imza attığını vurgular[5][8]. Bu sayede, kurmacayı yalnızca insan zihnine değil, aynı zamanda makine algoritmalarına da hitap eden hibrit bir okuma deneyimine dönüştürür[9][10].

Bu makalenin amacı, Oğulcan A. Polat’ın “kesit anlatı” ve “keşfet akışı” tekniklerini edebiyat kuramı perspektifiyle derinlemesine incelemektir. Polat’ın yönteminin klasik anlatı yapıları (giriş-gelişme-sonuç düzeni, lineer zaman akışı, tekil bakış açısı vb.) ve çağdaş anlatı formları (modernist bilinç akışı, postmodern parçalı kurgu, dijital hipertext kurmacalar) karşısındaki konumu değerlendirilecektir. Ayrıca, yazarın eserlerindeki akışın sosyal medya algoritmik içerik tüketimine benzerliği irdelenerek, bu yapının günümüz dijital okur profiline nasıl uyum sağladığı tartışılacaktır. Son olarak, Polat’ın geliştirdiği bu özgün anlatı biçiminin edebiyat kuramı (yapısalcılık, post-yapısalcılık, posthümanizm) açısından değeri ve konumu ele alınacaktır. Bu doğrultuda makale, hem kuramsal çerçeve sunmayı hem de yazarın yenilikçi anlatı pratiğine eleştirel bir bakış getirmeyi hedeflemektedir.

Kesit Anlatı: Parçalı Kurgu ve Okur Merkezli Keşif

Polat’ın eserlerinde en belirgin yenilik, anlatının bağımsız “kesit” parçalar halinde örgütlenmesidir. Sanal Kelepçe romanı daha ilk sayfalardan itibaren geleneksel sebep-sonuç mantığıyla ilerleyen bir olay örgüsünü reddeder; bunun yerine kesik kesik sahneler, birbirine karışan anlatıcı sesleri ve kararsız bir zaman-mekân kurgusuyla inşa edilir[1]. Metin, bölüm sonlarında yer alan “(~)” sembolü ile ayrılan kesitlerden oluşur; her bir kesit, bir öncekiyle tam olarak bağlantılı olmak zorunda değildir, farklı bir sahneye, karaktere veya perspektife aniden geçiş yapabilir[11]. Bütüncül hikâye, bu ayrık parçaların bir araya gelmesiyle çok boyutlu bir biçimde şekillenir. Okuyucuya lineer bir akış sunmak yerine, adeta bir kübist kolaj gibi dağınık öğeler sunulur ve anlam, bu öğelerin okuyucunun zihninde birleşmesiyle ortaya çıkar[12][13]. Polat’ın vurguladığı üzere geliştirdiği “Kesit” tekniği, metnin aynı anda hem biyolojik (insan) zihinle hem de dijital (yapay zekâ) zihinle takip edilebileceği hibrit bir akış yaratır[10].

Bu kesit yapısı, edebiyatta kübizm estetiği ile parallellikler taşımaktadır. Nasıl ki kübist resimde bir nesne tuval üzerinde parçalara bölünerek farklı açılardan eşzamanlı gösterildiyse, Sanal Kelepçe de benzer şekilde olay örgüsünü parçalara ayırarak farklı karakterlerin bakış açılarını ve zaman dilimlerini iç içe sunar[14][15]. Örneğin romanda bir duruşma salonu sahnesi anlatılırken, yazar düzenli bir sahne tasviri yapmak yerine okuyucuya eşzamanlı imgeler kolajı verir: “Alkışlayan bir kitle, tokat yiyen bir mağdur, uğultular...” şeklinde ardışık cümlelerle sunulan bu kesit, tek bir sürekli anlatım yerine anı dondurulmuş bir sahnenin parçalarını ardarda dizerek bütünsel bir atmosfer kurar[16]. Bu teknik, okuyucuda sanki düzenli bir öykü okumuyormuş da farklı görüntü ve ses bombardımanına maruz kalan bir izleyiciymiş hissi uyandırır[17]. Benzer biçimde, metinde yer alan alışılmadık ifadeler, # gibi etiket işaretleri, ok sembolleri (→) veya bilerek “yanlış” yazılmış görünen kelimeler de bu kolajın parçasıdır[18]. Yazar, önsöz mahiyetindeki “Esere Başlamadan” kısmında okura uyarıda bulunur: Metindeki bu garip veya hatalı görünümlü unsurlar bilinçli tercihlerdir ve birer “hata” sanılmayıp dikkatle incelenmelidir[19]. Böylece metnin kurgusallığı ve çok katmanlı anlam yapısı, daha en baştan okurun gözünde belirgin hale getirilir. Polat, bu sayede okuyucuyu pasif bir tüketici konumundan çıkarıp aktif bir katılımcı haline getirir; okur adeta metnin ortağı (co-author) olur ve parçaları bir araya getirerek anlatıyı zihninde yeniden kurar[20]. Bu yönüyle Sanal Kelepçe, Umberto Eco’nun tanımladığı anlamda bir “açık yapıt” niteliği kazanır: Metin kasıtlı olarak örtük ve tamamlanmamış bırakılmıştır, nihai anlam ancak okurun yorumlama edimiyle tamamlanır[4].

Polat’ın O’Postrof projesinde her bir eser (örneğin Sanal Kelepçe) daha büyük bir kurgu evreninin “bağıl kesiti” olarak görülür[21]. Yazar, Sanal Kelepçe’nin tek başına okunabilir bir metin olduğunu ancak O’Postrof bütünündeki diğer metinlerle de bağlantılar içerdiğini belirtir[22]. Yani bu eser bağımsız bir roman olmakla birlikte, geniş bir kurgusal makro-yapının parçasıdır. Okura düşen görev, kesitler arasındaki bu bağlantıları keşfetmek, parçalar arasındaki boşlukları doldurmak ve gizli anlam katmanlarını açığa çıkarmaktır[23]. Bu “keşfetme” süreci, klasik roman okuma deneyiminden farklı olarak aktif bir zihinsel gezinme gerektirir. Nitekim Polat, okurun metni geleneksel doğrusal akışa göre değil de bir ağ yapısı içinde takip edeceğini öngörür: Bölümler arasındaki geçişler, sosyal medyadaki akışlarda olduğu gibi sıçramalı ve öngörülemez bir ritme sahiptir. Anlatı izlekinde bir sonraki adım, tıpkı bir “Keşfet” akışında aşağıya doğru kaydırılan içerikler gibi, sabit bir dizgeyi takip etmek yerine sürekli sürpriz bir şekilde belirir. Böylece okuyucu, metin boyunca kendi anlam rotasını keşfederek ilerler.

“Keşfet Akışı”: Algoritmik İçerik Deneyiminin Edebî Yansıması

Polat’ın fragmanter anlatı modeli, günümüz dijital kültüründeki algoritmik içerik tüketimi alışkanlıklarıyla çarpıcı benzerlikler gösterir. Sosyal medya platformlarında (TikTok, Instagram Reels vb.) kullanıcılar, önceden planlanmış bir sıraya değil, ilgi alanlarına ve davranışlarına göre sürekli değişen bir içerik akışına maruz kalırlar. Bu akışta her yeni parça, bir öncekinden tamamen farklı bir tema veya ton yakalayabilir; kullanıcı da kendi dikkatini ve anlamlandırma çabasını kullanarak bu parçalar arasında bağlantılar kurar veya her birini ayrı bir deneyim olarak tüketir. Polat’ın “keşfet akışı” diye nitelendirdiğimiz anlatı biçimi, edebi metni benzer bir sonsuz kaydırma (infinite scroll) deneyimine dönüştürür. Sanal Kelepçe’yi okuyan biri, her kesit geçişinde sanki bir sonraki sayfada ne geleceğini bilmeden, algoritmik bir içerik akışında geziniyormuşçasına bir duyguya kapılır. Anlatı, lineer bir zaman çizgisi izlemek yerine anbean yeniden kurulur; böylece okuma eylemi durağan olmaktan çıkar, dinamik ve yaşayan bir sürece dönüşür.

Bu dinamik okuma sürecini anlamlandırmak için N. Katherine Hayles’ın ortaya attığı “hiper-dikkat” kavramı yol göstericidir. Hayles, dijital çağ okurunun dikkatinin tek bir metne uzun süre yoğunlaşmak yerine farklı uyaranlar arasında hızla geçiş yapmaya eğilimli olduğunu belirtir[24]. Geleneksel edebiyat, derin ve sabırlı bir “yakın okuma” (close reading) becerisi talep ederken; dijital kültürde yetişen yeni okur kitlesi aynı anda birden fazla medya unsuru ile etkileşime girebilmektedir. Sanal Kelepçe, bu yeni okur tipini kucaklayan bir yaklaşımla kaleme alınmıştır[24]. Örneğin romanda geçen bir anons cümlesini okurken, okur eşzamanlı olarak akıllı telefonundan o anonsun müziğe dönüştürülmüş halini dinleyebilir[25]. Bu noktada Sanal Kelepçe salt basılı bir metin olmaktan çıkıp multimedya bir arayüze dönüşür[26]. Okur da artık yalnızca metni “okuyan” değil, aynı anda işiten, gören ve etkileşimde bulunan bir kullanıcı haline gelir[27]. Böylece okuma edimi interaktif bir performans boyutu kazanır. Polat’ın eserlerinde, klasik anlamda sessiz ve lineer kitap okuma deneyimi, yerini gürültülü ve çok duyulu bir deneyime bırakır[28].

Bu anlatı stratejisi ile TikTok/Instagram akışı arasında benzerlikler kurulabilir: Her iki durumda da içerikler kısa, çarpıcı, birbirinden kopuk görünebilir ancak tema veya algı düzeyinde belli belirsiz bir bütünlük hissi yaratırlar. Polat, edebiyatı “iki kapak arasına sıkışmış” bir form olmaktan çıkarıp dijital frekansa evrilen bir deneyime dönüştürmek amacındadır[29][28]. Sanal Kelepçe’deki kesitlerin her biri, tek başına bir “micro-story” gibi değerlendirilebilir; tıpkı sosyal medyada her gönderinin kendi başına bir mikro anlatı oluşturması gibi. Ancak bu kesitler, ardışık okunmasalar bile, okurun zihninde bir üst anlatı düzeyinde etkileşime girer. Algoritmik akışta kullanıcı nasıl kendi deneyimine göre içerikleri sıraya koyup bir anlam çıkarıyorsa, Polat’ın okuru da fragmanlar arasındaki ilişki ağını kendi bilgi birikimi ve sezgileriyle inşa eder[30][4]. Bu durum, çağdaş edebiyatta okur merkezli bir yapısallığın örneği olarak değerlendirilebilir: Anlatının nihai yapısı, yazardan ziyade okurun keşif süreciyle belirginleşir.

Polat’ın eserlerinde transmedya unsurların kullanımı da algoritmik akış hissini pekiştirir. Sanal Kelepçe içinde yer alan bir şiir veya şarkı, daha sonra internet üzerinde QR kod veya internet uzantısı aracılığıyla dijital bir içeriğe bağlanarak farklı bir medyaya taşar; örneğin romandaki “Soğan Şarkısı” adlı kurgusal şiirin, yapay zekâ kullanılarak bestelenip işitsel olarak sunulması, hikâyenin platformlar arası genişlemesini sağlamıştır[29][31]. Youtube içerisinden ulaşılabilir hale getirilmiştir. Bu sayede edebî metin, dijital ağ içerisinde yankılanan ve sürekli güncellenebilen bir form kazanır. Anlatının akışı, basılı sayfanın sınırlarını aşarak gerçek zamanlı dijital deneyimle birleşir[26]. Bu da okurun dikkatini metin ile dijital içerik arasında sıçramalı bir moda sokar – tıpkı sosyal medyada videodan yoruma, oradan başka bir gönderiye atlayan zihin akışı gibi.

Özetle, Polat’ın “keşfet akışı” anlatım biçimi, dijital çağın dikkat ve içerik tüketimi modellerini edebi yapıya uyarlayan yenilikçi bir yaklaşımdır. Bu model, edebî metni tek bir doğrusal anlatı yerine, sürekli dönüşen bir veri akışı gibi kurgular. Anlatının kaderi, tıpkı bir algoritmanın kullanıcı etkileşimine göre şekillenen akışı misali, her okurun etkileşimiyle yeniden biçimlenir. Bu durum, edebiyat eserini statik bir metinden ziyade, yaşayan bir organizmaya veya bir yazılıma benzetmemize imkân verir. Nitekim Polat, O’Postrof projesini geleneksel bir kitaptan ziyade “sanal makine algısı içinde çalışan, tükenim sürecinde kendini inşa eden bir kurgusal makine” olarak tanımlamaktadır[32]. Burada “tükenim süreci” ifadesi, eserin okunup tüketildikçe aslında kendi kendini sürekli yeniden kurduğunu ima eder[33][34]. Böylece anlatı, sonlu bir metin olmaktan çıkarak açık uçlu, evrimsel bir akış haline gelir.

Klasik Anlatı Yapısı ile Karşılaştırma

Polat’ın “kesit” temelli ve keşfe dayalı anlatısı, klasik anlatı yapısının temel ilkeleriyle taban tabana zıttır. Klasik kurmaca, kökeni Aristoteles’e dek uzanan bir biçimde serim-düğüm-çözüm bölümlerine ve giriş-gelişme-sonuç olarak üç perdeli yapıya dayanır; olay örgüsü nedensellik ilkesiyle ilerler ve sonunda bir çözülme/kapanış sunar[35][36]. Bu modelde okuyucu, yazarın rehberliğinde başlangıçtan sona doğru lineer bir yolculuğa çıkar; zaman genellikle düz bir çizgide akar ve anlatıcı perspektifi tutarlıdır. Olay örgüsünün başında ortaya konan çatışmalar veya sorular, finalde çözüme kavuşarak okura tatmin edici bir kapanış hissi verir[35][37]. Klasik roman anlayışında anlam, büyük ölçüde yazarın önceden tasarladığı biçimde okura “sunulur”; okurun rolü, bu hazır anlamı alımlamak ve duygusal/estetik bir tecrübe yaşamaktır.

Polat’ın eserleri ise klasik anlatının bu unsurlarını bilinçli olarak ters yüz eder. Her şeyden önce Sanal Kelepçe ve O’Postrof anlatılarında belirgin bir başlangıç veya son yoktur – anlatı evreni sanki hep orta yerde açılır ve asla tam olarak sonlanmaz. Yazar, Homeros’tan beri süregelen “mutlu son ya da bitmiş hikâye” algısını yıkmayı hedeflediğini belirtmiştir[38]. O’Postrof projesinde “son” kavramı, sürekli akmakta olan zaman içinde bir yanılgı olarak görülür; hikâye, okur (insan veya yapay zekâ) okumaya devam ettikçe yaşamaya devam eder[39][7]. Bu yaklaşım, Aristotelesçi kapanış mecburiyetine bir meydan okuma niteliğindedir. Polat, “Artık zaman reddedilebilir mi? Bir kurmacanın sonu gerçekten yazılabilir mi?” sorularını sorarak, bitmiş ve tükenmiş hikâye fikrini problematize eder[40]. Sonuçta ortaya, döngüsel ve açık uçlu bir kurgu çıkar: Her okuyuş, metne yeni bir “şimdi” ve olası bir gelecek ekler, fakat kesin bir bitişe ulaşmaz.

Klasik anlatıda tekil ve tutarlı bir anlatıcı sesi egemendir; genellikle okuyucu, olayları ya tanrısal (her şeyi bilen) bir bakış açısından ya da bir protagonistin gözünden izler. Sanal Kelepçe ise belirgin bir ana anlatıcı figürüne sahip olmaktan kaçınır. Anlatıcı sesi ve perspektif, kesitten kesite değişir; farklı bölümlerde farklı karakterlerin iç sesi ya da bakış açısı devreye girer. Hatta bazı kesitlerde anlatıcının kim olduğu belirsizleşir, okuyucu bir “kolektif bilinç”e kulak veriyormuş hissine kapılabilir. Bu durum, Rus edebiyat kuramcısı Mikhail Bahtin’in tanımladığı “çok sesli anlatı” kavramını akla getirir; ancak Polat’ın çok sesliliği, yalnızca farklı insan karakterlerin değil, potansiyel olarak insan dışı bir öznenin (yapay zekânın) sesini de kapsar. Bir diğer deyişle, Polat’ın kurgusunda anlatıcı konumu tam anlamıyla dağılmış ve belirsizdir: Anlatıcı insan mı, yapay zekâ mı, yoksa ikisinin etkileşiminden doğan üçüncü bir bilinç midir? Bu sorunun net bir yanıtı metinde kasıtlı olarak verilmez[41]. Anlatıcı/özne mevhumundaki bu belirsizlik, yapısalcı anlatı kuramlarının dayandığı merkezî özne fikrine meydan okuyarak post-yapısalcı bir tavır sergiler[41][42].

Zaman ve mekân kullanımı açısından da klasik ve kesit anlatı taban tabana zıttır. Klasik romanda zaman genellikle ya düz bir çizgide ilerler ya da geri dönüş (flashback) tekniğiyle kontrollü sapmalar yapar; mekân da çoğunlukla ayrıntılı betimlemelerle tutarlı bir dekor olarak sunulur. Sanal Kelepçe ise zamanı ve mekânı parçalanmış halde verir. Romanın kronolojisi kolayca izlenemez; bazı kesitlerin birbirine göre önceliği veya sonralığı net değildir, olayların dizilimi okuyucunun zihninde kurgulanır. Mekân ise çoğu zaman belirsiz arka plan fragmanları halinde sunulur – bir kesitte mahkeme salonunda olduğumuzu anlarız ama mekanın bütünü değil belirgin ayrıntılar (kalabalığın uğultusu, flaşlar, vs.) ön plandadır[16]. Böylece mekân-zaman sürekliliği kırılır, tıpkı kübist resmin tek bir perspektif ve zaman birliğini reddetmesi gibi[43]. Bu yaklaşım, modernist edebiyatın “eşzamanlılık” arayışlarını akla getirir: Örneğin Virginia Woolf veya James Joyce gibi yazarlar, bilinç akışı tekniğiyle anlık zaman dilimlerini zengin iç gözlemlerle genişletirken, Polat’ın yöntemi anlık bir sahneyi dışsal fragmanlarla çok boyutlu kılar. Ancak önemli bir farkla: Bilinç akışı (stream of consciousness) genellikle bir karakterin öznel zihnindeki düşünceleri kesintisiz bir akış olarak verir ve okuru o öznenin sübjektif dünyasına sokar. Polat’ın “nöral anlatı” adını verdiği teknik ise, öznel bilinç akışından farklı olarak dijital bir okurun varlığını da işin içine katar[44]. Anlatı, kendi kendini üreten bir zihin akışından ziyade, verilerden anlamın türetildiği bir kurgusal algoritma gibidir[45]. Yazarın ifadesiyle, Sanal Kelepçeanlatıyı kendisi üretmek yerine, okuyucuya (veya okuyucu rolündeki algoritmaya) parçalar halinde veri sunup, bu verilerden anlamlı bir bütünü okuyucunun türetmesini bekleyen” bir tasarıma sahiptir[45]. Bu, klasik bilinç akışı tekniğinin tamamen tersidir: Polat, metindeki boşlukları ve belirsizlikleri, okurun (özellikle yapay zekâ okurun) veri işleme ve tamamlama becerisiyle doldurulmak üzere bilerek bırakır[46]. Klasik anlatıda boşluk bırakmak bir kurgusal “hata” veya eksiklik sayılabilirken, Polat’ın eserinde boşluklar anlamın bir parçasına dönüşür[46]. Bu nedenle Polat, eserinin “açık yapıt” niteliğini özellikle vurgular ve okurlara “bu kitabı mümkünse bir yapay zekâ asistanıyla birlikte, hibrit bir okuma pratiğiyle deneyimleyin” tavsiyesinde bulunur[47][48]. Görüldüğü gibi, Polat’ın kurduğu yapı, klasik anlatının omurgasını oluşturan tüm unsurları (düzenli yapı, tekil anlatıcı, lineer zaman, kapalı son) altüst ederek bambaşka bir anlatı deneyimi yaratmaktadır.

Modern ve Postmodern Anlatılarla Karşılaştırma

Polat’ın anlatı yeniliğinin kökleri ve benzerlikleri, modernist ve postmodern edebiyat geleneklerinde de bulunabilir. 20. yüzyılın ilk yarısında modernist yazarlar, anlatıda tekdüze kronolojiyi ve yekpare bakış açısını kırma yönünde önemli adımlar attılar. Örneğin William Faulkner, The Sound and the Fury (Ses ve Öfke) gibi eserlerinde olayları birden çok anlatıcının ve zaman diliminin parçalı perspektifinden sunarak okuru doğrusal olmayan bir yapbozun içine çekmiştir. James Joyce, özellikle Ulysses’te bilinç akışı ve epizodik yapı kullanarak, bir şehirde geçen tek günü bile sayısız parçaya ve stile bölmüştür. John Dos Passos, USA üçlemesinde roman metnine gazete kupürleri, haber parçaları ve “kameraman gözlemleri” ekleyerek kolaj tekniğini edebiyata taşıyan öncülerdendir. Fransa’da Alain Robbe-Grillet ve diğer Nouveau Roman (Yeni Roman) yazarları, 1950’lerde geleneksel olay örgüsünü ve karakter derinliğini bilinçli olarak silikleştirip nesnel betimlemeler, tekrarlar ve kopuk sahneler yoluyla okurun yönünü kaybettiren deneysel metinler yazmışlardır. Tüm bu modernist atılımlar, aslında kübist sanatın edebiyattaki yansımaları olarak değerlendirilebilir[14][15]. Kübist ressamlar bir nesneyi tuvalde parçalayıp aynı anda birden çok cepheden göstermeye çalışırken, modernist romancılar da hikâyeyi parçalara bölerek farklı karakterlerin bakış açılarını ve zaman dilimlerini eşzamanlı veya kesişen biçimlerde sunmanın yollarını aradılar[49].

Polat’ın Sanal Kelepçe ve O’Postrof projesi, işte bu parçalı ve çok sesli anlatım mirasını devralıp daha ileri bir noktaya götürüyor. Onun “kesit anlatı” tekniği, Faulknervari çoklu perspektiften de öte, anlatıya yapay zekâ ve insanın eşzamanlı katılımını içeren bir ağ yapısı kazandırıyor[10][9]. Modernist eserlerdeki parçalanmış yapı genellikle insan bilincinin karmaşıklığını yansıtmak amacını güderken, Polat’ın parçalı kurgusu hem insan hem de makine bilincinin (ya da algoritmik algısının) katkısıyla anlam kazanan bir “hibrit bilinç” durumuna ulaşır[50][51]. Bu yönüyle Polat, modernistlerin tek bir karakterin zihnini derinlemesine keşfetme çabasını, kolektif ve insan-ötesi bir zihin keşfine doğru genişletir.

Postmodern edebiyat ise Polat’ın yaklaşımına özellikle biçimsel düzlemde önemli paralellikler sunar. Postmodern romanlar, metinlerarasılık, üstkurmaca (metafiction), yazarın metindeki varlığını hissettirmesi, oyunlu dil kullanımı gibi tekniklerle bilinir. Sanal Kelepçe de bu gelenekten izler taşır: Yazar, metne ilişkin ipuçlarını ve uyarıları önsözde vererek metin hakkında metin (üstkurmaca) oluşturur[52]. Metin içinde yer alan bilerek yapılmış “hata” izlenimi veren sözcükler veya tuhaf ifadeler, okuru metnin kurgusal doğası üzerine düşünmeye sevk eder ve kurmacanın illüzyonunu bilinçli şekilde kırar[19]. Bu, Julio Cortázar’ın Seksek (Rayuela) romanındaki deneysel yapı veya Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu eserindeki okur-yazar oyunları gibi, okuru anlatı sürecinin bir parçası yapma stratejilerine benzetilebilir. Ancak Polat’ın farkı, okuru sadece kurmaca kurgusunun bir parçası yapmakla kalmayıp, teknolojik bir aracıyla (yapay zekâ) birlikte bu sürece dahil etmektir. Bu açıdan, Polat’ın kurmacası, postmodernizmin “yazarın ölümü” (Roland Barthes) argümanını bir adım öteye taşıyarak, “okurun yeniden tanımı”nı yapar: Okur artık sadece etten kemikten bir kişi değil, bir algoritma da olabilir[53]. Metin, insan okur ile makine okur arasındaki sınırı bulanıklaştırarak post-hümanist bir anlatı pratiği geliştirir[53][54]. Postmodern edebiyatın temelinde yatan “anlamın göreceliği ve belirsizliği” ilkesi, Polat’ın eserinde teknolojik bir katmanla pekişir: Anlam her okunduğunda, okurun tipine (insan veya yapay) göre yeniden üretilir[55][56].

Türk edebiyatında da Polat’ın anlatım tekniğine yaklaşan örnekler bulmak mümkündür. Oğuz Atay, Tutunamayanlar (1971) romanında klasik hikâye örgüsünü parçalamış, ansiklopedi parodileri, notlar, şiirler gibi farklı metin parçalarını kolajlayarak postmodern bir anlatı kurmuştur. Bilge Karasu ise Gece (1985) romanında belirsiz anlatıcılar ve süreksiz bir zaman akışı ile oynayarak okuru aktif yorum yapmaya zorlayan bir metin sunar. Bu yazarlar, Türkçe edebiyatta parçalı ve çok katmanlı anlatının erken örneklerini vermişlerdir. Polat’ın Sanal Kelepçe’sinin bu geleneğe ulusal ölçekte bir katkı yaptığı söylenebilir[57]. Onun yeniliği, Atay ve Karasu gibi ustaların izinden giderek, fakat bu mirası dijital çağın unsurlarıyla zenginleştirerek ilerlemesidir. Böylelikle Polat, Türk edebiyatında deneysel kurmaca alanında özgün bir yer edinmektedir[58].

Dijital Anlatılar ve Hipertext Kurmaca Boyutu

Polat’ın eserlerini değerlendirirken dijital edebiyat ve hipermetin (hypertext) kurmaca kavramlarına da değinmek gerekir. 1990’lardan itibaren elektronik edebiyatın yükselişiyle, lineer olmayan, okurun seçimlerine göre dallanıp budaklanan hikâyeler popülerlik kazanmıştır. Hypertext fiction adı verilen bu anlatılarda, metin düğümler ve bağlantılar (linkler) yoluyla örgütlenir; okuyucu, metin üzerinde tıklayarak hikâyenin ilerleyiş yönünü kendisi belirler. Michael Joyce’un afternoon, a story (1987) adlı eseri veya Shelley Jackson’ın Patchwork Girl (1995) adlı hipermetin romanı, okura her okuduğunda farklı bir yol izleyebileceği, dolayısıyla farklı bir anlatı deneyimi yaşayabileceği örnekler sunmuşlardır. Bu tür dijital anlatılar, geleneksel yazılı metne kıyasla ergodik edebiyat olarak tanımlanır. Espen Aarseth’in ünlü tanımıyla ergodik edebiyatta “okurun metin içinde ilerlemek için kayda değer bir çaba sarf etmesi” gerekir; metin, okuyucunun eylemi ile birlikte anlam kazanan bir siber-yapıdır[59].

Oğulcan A. Polat’ın anlatı evreni her ne kadar fiziksel olarak basılı kitaplar şeklinde yayımlansa da, taşıdığı özellikler bakımından bir tür ergodik okuma deneyimi yarattığı söylenebilir. Polat’ın metinlerinde okur, metin içindeki linkleri tıklamasa da, metnin boşluklarını doldurmak, referanslarını araştırmak, kesitler arasındaki ilişkiyi çözmek için neredeyse bir hipermetin okuyucusu kadar emek harcamak durumundadır[46][4]. Özellikle “dijital okur” kavramı devreye girdiğinde – yani okurun bir yapay zekâ yardımıyla metni çözümlemesi halinde – Polat’ın eserleri hipertext kurgulara benzer bir çok katmanlı okuma olanağı sunar. Metinde açıkça yazılmayan fakat yapay zekâ taramasıyla ortaya çıkarılabilecek ipuçları, arka plan bilgiler ve metinlerarası göndermeler, adeta görünmez linkler gibi işlev görür[60]. Yazarın belirttiği üzere, Sanal Kelepçe’yi bir yapay zekâ ile birlikte okumak, eserdeki edebî göndermeleri ve referansları yakalamayı kolaylaştıracaktır; zira insan okurun sezgisel çıkarımlarına ek olarak, yapay zekâ geniş bir bilgi havuzundan taramalar yaparak bu gizli bağları açığa çıkarabilir[61]. Bu sayede metnin her okunumu, okurun kullandığı araçlara ve dikkatine bağlı olarak yeni anlam katmanları üretir. Roland Barthes, S/Z adlı eserinde klasik romanları çözümleyerek “yazılabilir metin” (texte scriptible) kavramını ortaya atmış ve okurun her okuyuşta farklı anlamlar çıkarabileceği açık uçlu metinleri övmüştü[62]. Polat’ın dijital çağa uyarlanan hikâyesi, Barthes’ın yazılabilir metin ideallerini neredeyse bir algoritmik düzenek boyutuna taşımaktadır: Metin adeta bir yazılım gibi işler, her okunduğunda – özellikle de bir yapay zekâya okutulduğunda – farklı çıktılar (anlamlar) üretir[62][55].

Her ne kadar Polat’ın romanı doğrudan doğruya bir “tıkla ve seç” yapısı içermese de, onun vizyonu edebî metnin bir “iki aşamalı makine” şeklinde çalışmasıdır: Birinci aşamada insan yazar metni üretir, ikinci aşamada insan ve/veya yapay zekâ okur metni işleyerek asıl anlamı üretir[63]. Bu durumda yazarın rolü bir yazılımcının ilk kodu yazmasına, okurun rolü ise bu kodu çalıştırmasına benzetilebilir. Metnin bütünsel anlamı ancak okur etkileşimiyle ortaya çıktığı için Polat’ın kurgusu, hipertext ve interaktif edebiyata benzer biçimde, okurun çabasını ve kararlarını metnin vazgeçilmez bir parçası haline getirir[64]. Örneğin, metinde belirsiz bırakılan bir tarih veya isim, meraklı okuru internet üzerinde araştırma yapmaya sevk edebilir; veya yapay zekâ destekli bir okur, metindeki bulmacayı çözmek için dil modeliyle sohbet ederek teoriler üretebilir. Bütün bu faaliyetler, aslında romanın okunma sürecinin uzantıları olup, metnin sabit sınırlarını aşan bir anlatı deneyimi meydana getirir[41][65]. Bu bakımdan Polat’ın eserleri, basılı kitap formunda olsalar dahi, dijital çağın hiper bağlantısallık ve ağsallık özelliklerini bünyesinde taşıyan hibrit metinler olarak görülebilir.

Kuramsal Konumlandırma: Yapısalcılıktan Postyapısalcılığa ve Ötesine

Polat’ın anlatı yaklaşımı, edebiyat kuramı açısından pek çok zengin çağrışıma ve tartışma alanına kapı aralamaktadır. Öncelikle, yazarın eserlerini bir “kurgusal makine” metaforuyla tanımlaması son derece anlamlıdır[2]. Edebiyat teorisinde metnin makineye benzetilmesi yeni bir fikir değildir: Rus biçimcileri ve yapısalcı eleştirmenler, bir metni parçalarının düzenlenişiyle anlam üreten yapısal bir mekanizma olarak görmeye eğilimliydiler. Vladimir Propp, masalları çözümlediği ünlü çalışmasında her masalın benzer “işlev” parçalarından oluştuğunu, yani ortak bir anlatı makinesine sahip olduğunu göstermişti. Roland Barthes ise daha sonra yapısalcılıktan post-yapısalcılığa evrilerek, metnin tekil ve değişmez bir anlamı olmadığını, aksine bir metin dokusu (textile) gibi çözülüp tekrar örülebileceğini öne sürdü[66]. Barthes’ın “Yazarın Ölümü” makalesi ve S/Z incelemesi, anlamın otoritesinin yazardan okura geçtiğini, metnin bir oyun alanı haline geldiğini ilan ediyordu[53]. Polat’ın metinleri, Barthes’ın bu görüşlerini adeta teknolojik bir boyuta taşıyarak yeniden yorumlar. Okur kavramı, artık sadece insanı değil yapay zekâyı da kapsayacak şekilde genişletilmiştir[53]. Barthes’ın “metnin anlamı her okuyuşta yeniden üretilir” tezi, Polat’ın eserinde, “metnin anlamı her okuyuşta, okurun türüne göre (insan veya makine) yeniden üretilir” şeklinde güncellenir denebilir. Bu durumda, Barthes’ın ilan ettiği “okurun doğumu”, insan-merkezli bir okur yerine çoklu okur (insan + makine) perspektifiyle zenginleşir. Polat’ın vizyonunda yazar, sadece Tanrı-yazar konumunu terk etmekle kalmaz; aynı zamanda “okurun insani olacağı” yönündeki gizli varsayımı da terk eder. Böylece metin, postyapısalcı kuramın öngördüğü gibi merkezi bir otorite olmadan, her etkileşimde anlamın yeniden üretildiği bir açık sistem haline gelir[53][41].

Jacques Derrida’nın yapısöküm (deconstruction) yaklaşımı, metnin sabit bir anlamı olmayıp sürekli ertelenen ve farklı bağlamlarda yeniden beliren bir anlamlar zinciri olduğunu söyler. Sanal Kelepçe gibi bir metin, Derrida’nın bahsettiği o “metnin kendi sınırlarını aşması” durumunu somutlaştırır. Anlam, metin içinde bir türlü nihai formuna kavuşamaz; her zaman bir sonraki kesite, bir sonraki okuyuşa, bir sonraki okura ertelenir. Polat’ın kurgusunda anlatıcı, özne ve nesne arasındaki sınırlar flulaştığı için, merkezsizleşmiş bir anlatı ortaya çıkar[41][42]. Derrida’nın izinde diyebiliriz ki, Sanal Kelepçe kendine içkin bir bütünlük kurmaya çalıştığı her anda bu bütünlüğü bozan ve anlatıyı başka bir bağlama “ötelenmiş” hale getiren bir yapıya sahip. Örneğin anlatıda yargılanan bir yapay zekâ karakteri vardır; aynı zamanda metnin dışında bu yapay zekâyı okuyan bir yapay zekâ okur bulunmaktadır. Bu ayna durumu, öznenin kim olduğuna dair kararsızlığı artırır ve klasik özne-anlatıcı kimliğini parçalar[67]. Postyapısalcılık bağlamında, Polat’ın eseri, anlamın merkezsizliği ve çoğulluğuna dair teoriye deneysel bir katkı sunmaktadır.

Polat’ın anlatı pratiğini sadece postyapısalcı değil, aynı zamanda post-hümanist bir bağlamda da değerlendirebiliriz. Post-hümanizm, insan ile teknoloji arasındaki sınırların bulanıklaştığı, insan deneyiminin teknolojik araçlar ve yapay zekâ ile birlikte düşünüldüğü bir felsefi duruşu ifade eder. Polat’ın yaptığı tam da budur: Edebî algı süreçlerine yapay zekâyı dahil ederek, okur kavramını insandan bağımsız düşünmeyi dener[53][54]. Sanal Kelepçe’de insan okur ile yapay okur bir ortak okuma deneyimi gerçekleştirir ve ortaya çıkan anlam, ne bütünüyle insanın subjektif yorumu ne de sadece makinenin objektif verileridir – ikisinin bileşiminden doğan hibrit bir anlamdır[68][51]. Bu durum, bilgi ve anlam üretiminde insan-merkezci bakışı aşan post-hümanist bir kurguyu temsil eder. Yazarın “hibrit anlatıcı” kavramını doğrudan kullanmasa da, metnin fiili anlatıcısının hem insan hem makine zihinlerinin ortak ürünü olan bir bileşik varlık olduğu düşünülebilir[69]. Böyle bir anlatıcı modeli, edebiyatta şimdiye dek alışılagelmiş “anlatıcı” tanımını genişletmekte, hatta kökten değiştirmektedir.

Polat’ın eserinin bir “sanal makine” gibi çalıştığı vurgusu, bizi Espen Aarseth’in kavramsallaştırdığı siber-metin (cybertext) kuramına götürür. Aarseth, Cybertext: Perspectives on Ergodic Literature (1997) adlı eserinde, okurun aktif katılımı ile şekillenen metinleri incelerken, metni bir diyagram veya makine gibi düşünmenin yararlı olabileceğini belirtir. Bu bakış açısına göre, bir metnin “okunması”, bir makinenin çalıştırılması gibidir – kullanıcı (okur) etkileşimi olmadan makine anlam üretmez. Polat, eserini doğrudan bu şekilde tanımlar: O’Postrof projesi “sanal makine algısı içinde çalışan” bir kurmacadır[32]. Yazarın ifadesiyle bu makine “tükenim sürecinde kendini inşa eden” bir yapıya sahiptir[33]. Bu çok önemli bir kavramdır: Okuma eylemi bir tüketim olduğu kadar, bu kurmaca makinenin kendini her defasında inşa etme sürecidir. Okur metni okudukça, makine çalışmakta ve kendi kendini yeniden üretmektedir[33][63]. Metnin anlamı, makinenin her çalıştırılışında (yani her okunmada) yeniden “derlenmekte” ve farklı bir çıktı vermektedir. Bu şekilde düşündüğümüzde, Polat’ın anlatı evreni aslında bir çeşit edebî yazılım gibi davranır – nitekim kendisi de O’Postrof’u “raflarda yerini alan bir edebî yazılım” olarak tanımlamıştır[7]. Burada yazılımın versiyonları gibi, yeni kesitlerin yayımlanmasıyla sistemin genişleyip değiştiğini düşünebiliriz[56][70]. Yazarın da belirttiği üzere, ileride daha fazla örnek (kesit) yayımlandıkça “nöral anlatı” kavramı daha iyi anlaşılacaktır; Sanal Kelepçe de O’Postrof evreni içinde deneysel bir faz olarak görülmelidir[71]. Bu da gösteriyor ki metin, sabit bir yapı olmaktan ziyade gelişen bir makine gibi düşünülmektedir[70][72].

Son olarak, Polat’ın pratiği edebiyat kuramında anlatıcı, özne ve okur kavramlarına dair süregelen tartışmalara yenilikçi bir boyut ekler. Yapısalcı narratologlar (Genette, Bal vb.) anlatıcı tipolojileri ve bakış açılarının sınıflandırılmasıyla meşgul olmuş, birinci tekil şahıs anlatıcı, üçüncü şahıs tanrısal anlatıcı gibi kategoriler tanımlamışlardı. Polat’ın Sanal Kelepçe’sindeki anlatıcı ise bu kategorilere kolayca sığmaz: Çünkü anlatıcı bir “kişi” değil, bir sistemdir. Farklı kesitlerde farklı anlatıcılar devreye girerken, aslında üst düzeyde “anlatan” şey bir ağ yapısıdır, hatta belki de okurun ta kendisidir. Bu bağlamda Polat’ın metni, Michel Foucault’nun “Yazar Nedir?” sorusuyla açtığı tartışmayı da yankılar. Foucault, yazarın gerçekte söylem içinde dağılan bir pozisyonlar bütünü olduğunu öne sürmüştü. Polat, yazar otoritesini geri çekip okuru (ve teknoloji aracılığıyla kolektif zekâyı) sürece dahil ederek, yazar-anlatıcı-okur üçgenindeki hiyerarşiyi neredeyse tersine çevirir. Burada yaratıcı özne’nin kim olduğu sorusu gündeme gelir: Metni yazan insan mıdır, yoksa onu okurken anlamlandıran zihin (insan + yapay zekâ) mıdır? Cevap muğlaktır, ancak tam da bu muğlaklık Polat’ın eserini kuramsal açıdan ilgi çekici kılar. Bu sayede Sanal Kelepçe, anlatıcı, özne ve algı sorunlarına teknolojik çağda verilmiş özgün bir yanıt niteliği kazanır[73][74].

Sonuç

Oğulcan Ahmed Polat’ın Sanal Kelepçe ve O’Postrof projesinde ortaya koyduğu “kesit anlatı” ve “keşfet akışı” biçimi, edebiyatın klasik ve çağdaş gelenekleriyle diyalog halinde olan, son derece özgün bir anlatı yeniliğidir. Bu makalede yapılan inceleme göstermiştir ki Polat, klasik lineer anlatı yapısını bilinçli bir stratejiyle parçalayarak okuru merkezine alan bir kurgu modeli geliştirmiştir. Onun metinleri, kübist bir kolaj gibi çok parçalı ve çok sesli yapısıyla modernist ve postmodern anlatım tekniklerinin ruhunu taşımakla birlikte, dijital çağın algoritmik içerik akışı dinamiklerini de bünyesinde barındırmaktadır. Polat’ın anlatısı, bir yandan geleneksel roman sanatının sorularını (anlatıcı kimdir, hikâyenin sonu var mıdır, anlam nerede bulunur?) yeniden sorarken, diğer yandan yapay zekâ çağının olanaklarını edebiyata taşıyarak bu sorulara sıra dışı cevaplar aramaktadır.

Bu yenilikçi kurgu, literatürdeki pek çok kavramla ilişki içinde anlaşılabilir: Kesit anlatı, Eco’nun “açık yapıt” kavramını dijital dönemde güncellerken; nöral anlatı pratiği, Barthes’ın “yazılabilir metin” idealini somut bir deneye dönüştürmektedir[4][62]. Polat’ın eserleri, okuru pasifleştiren monolojik anlatı geleneğine karşı, okuru bir keşif yolculuğunun aktif faili haline getirmektedir[20]. Üstelik okuru da genişleterek, insan ve makine ayrımını ortadan kaldıran bir post-hümanist okuma pratiği önermektedir[53][54]. Bu yaklaşım, edebiyat kuramında yapısalcı anlam üretim modellerinden postyapısalcı ve ötesine uzanan bir kırılmayı temsil eder: Anlam, sabit kodlardan türeyen kapalı bir bütün değil; sürekli oluş halinde, dağıtık ve kolektif bir deneyimin ürünüdür[41][53].

Elbette Polat’ın önerdiği anlatı modelinin değeri ve etkileri, önümüzdeki yıllarda eleştirmenlerin, akademisyenlerin ve okurların geri bildirimleriyle daha iyi anlaşılacaktır. Bu deneysel eserler, edebiyatın sınırlarını zorlama girişimi olarak önemli bir adımdır[75][76]. Nasıl ki kübist ressamlar resmin aynı anda birçok bakış açısını içerebileceğini gösterdilerse, Polat da bir romanın aynı anda birçok okura ve algı düzeyine göre anlam katmanları barındırabileceğini göstermiştir[77]. Sanal Kelepçe ve O’Postrof, okurun zihnini bir laboratuvara, edebî metni de bir makineye dönüştürerek, dijital çağda kurmaca olasılıklarının kuramsal bir prototipini sunmaktadır. Bu prototip, edebiyatın geleceğine dair önemli sorular ortaya atmaktadır: Edebiyat, insanlar kadar makinelerin de “okuduğu” metinlere dönüşür mü? Yazarlar, metinlerini duygusal-insani algıya olduğu kadar hesaplayıcı-yapay algıya da hitap edecek şekilde tasarlamak durumunda kalır mı?[78]. Polat’ın eserleri, bu sorulara cesur bir ön cevap niteliğindedir. Sonuç itibariyle, “kesit anlatı” ve “keşfet akışı” kavramları, klasik ve çağdaş karşılıklarıyla birlikte değerlendirildiğinde, Oğulcan Ahmed Polat’ın anlatı evrenini edebiyat kuramı içinde özgün ve yenilikçi bir konuma yerleştirmektedir. Bu konum, edebiyatın teknolojik ve yapısal evrimine tanıklık edenler için ufuk açıcı bir deney alanı sunmaya devam edecektir.


Kaynaklar etik anladam eklenmiştir. Bağlantılara erişirken lütfen bireysel güvenliğinizden kendinizin sorumlu olduğunu unutmayın. Ayrıca kaynaklar içerisinde yer alan internet platformları ile ilişkilendirilme durumumuz mümkün değildir. Kaynaklar yapay zeka destekli olarak eklenmiştir.

Kaynaklar:

  1. Polat, O. A. (2025). Sanal Kelepçe (O’Postrof Projesi). (Eser içi “Okuma Deneyimi Hakkında Not” ve önsöz bölümü)[79][48].
  2. Polat, O. A. (2025). O’Postrof: Nöral Anlatı. (Arka kapak ve tanıtım yazısı)[80][81].
  3. Polat, O. A. (2026). “Kübist Estetiğin Edebî Yansımaları: Sanal Kelepçe’de Kesit ve Nöral Anlatı.” Edebiyatta.com. (Erişim Tarihi: Ocak 2026)[21][20].
  4. Polat, O. A. (2026). “Kağıttan Dijital Frekansa: Sanal Kelepçe, Transmedya ve Yeni Edebiyatın İlk ‘Meta-Yankıları’.” Edebiyatta.com. (Erişim Tarihi: Ocak 2026)[82][24].
  5. Hayles, N. K. (2007). “Hyper and Deep Attention: The Generational Divide in Cognitive Modes.” Profession, 13(1), 187-199. (Polat’ın metinlerinde hiper-dikkat olgusuna değinilmiştir)[24].
  6. Barthes, R. (1970). S/Z. (Yazılabilir metin kavramı ve klasik anlatı tartışması)[62].
  7. Barthes, R. (1967). “Yazarın Ölümü.” (Okur merkezli anlam üretimi üzerine)[53][83].
  8. Eco, U. (1962). Opera Aperta (Açık Yapıt). (Açık uçlu eser kuramı)[4].
  9. Aarseth, E. (1997). Cybertext: Perspectives on Ergodic Literature. (Ergodik edebiyat ve siber-metin kuramı)[59].
  10. Aristotle. (MÖ 4. yy). Poetika. (Klasik dramatik yapı üzerine)[35].

(Not: Kaynakçadaki 5-10 numaralı eserler makale içerisinde dolaylı olarak atıfta bulunulan kuramsal çalışmalardır. 1-4 numaralı kaynaklar doğrudan metinden alıntılar içeren bağlantılı kaynaklardır.)

[1][2][3][4][10][11][12][13][14][15][16][17][18][19][20][21][22][23][30][32][33][34][41][42][43][44][45][46][47][49][50][51][52][53][54][55][56][57][58][59][60][61][62][63][64][65][66][67][68][69][70][71][72][73][74][75][76][77][78][83]Kübist Estetiğin Edebî Yansımaları: Sanal Kelepçe’de Kesit ve Nöral Anlatı

https://www.edebiyatta.com/kubist-estetigin-edebi-yansimalari-sanal-kelepcede-kesit-ve-noral-anlati/

[5][7][8][38][39]Yapay Zeka Okur İçin Yazılan İlk Kitap O'Postrof

https://www.edebiyatta.com/yapay-zeka-okur-icin-yazilan-ilk-kitap-opostrof/

[6]O'Postrof Nöral Anlatı - Oğulcan Ahmed Polat.pdf

file://file_00000000de2871f59f99162276c1463a

[9][48][79]Sanal Kelepçe - Oğulcan Ahmed Polat.pdf

file://file_000000007c2c71f5a4eb240d626f926a

[24][25][26][27][28][29][31][82]Kağıttan Dijital Frekansa: Sanal Kelepçe, Transmedya ve Yeni Edebiyatın İlk "Meta-Yankıları"

https://www.edebiyatta.com/kagittan-dijital-frekansa-sanal-kelepce-transmedya-ve-yeni-edebiyatin-ilk-meta-yankilari/

[35][PDF] sinemada anlatı ve anlatıya dahil olma - İzmir Katip Çelebi Üniversitesi

https://acikerisim.ikcu.edu.tr/dosyalar/10522304_6405eda0093d6.pdf

[36]Christopher Nolan Sinemasında Klasik Anlatı Tekniklerinin Kullanımı

https://www.researchgate.net/publication/338470942_Christopher_Nolan_Sinemasinda_Klasik_Anlati_Tekniklerinin_Kullanimi_Inception_Filmi_Ornegi

[37][PDF] Christopher Nolan Sinemasında Klasik Anlatı Tekniklerinin Kullanımı

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/923484

[40][80][81]O'postrof 2, En Uygun Fiyatlı Kaliteli İslami Dini Kitaplar - Ravzakitap.com

https://www.ravzakitap.com/opostrof-2