Editoryal Çağın Yumuşak Silinmesi Üzerine
Bir yazarın posta kutusuna düşen ret e-postası. Yazar onu yıllarca biriktirdiği bir romanı için göndermişti — büyük bir yayınevine, yılın belirli bir döneminde, dosyasını adıyla soyadıyla, içtenlikle. Yazıyor:
"Merhaba,
Dosyanız okunup incelendi. Maalesef, yayın için uygun bulunmadı, yayımlanması yönünde olumlu bir karar alınmadı."
Üç satır. Hitap "Merhaba" — yazarın adı yok. Eser sadece "dosya" olarak anılıyor. Gerekçe yok, eleştiri yok, bir cümle bile yapıcı bakış yok. Karar bildirildi, e-posta tamamlandı.
İşte bu yazıdaki sorum şu: bu nasıl bir reddedilmedir? Estetik bir yargı mı? Editoryal bir karar mı? Bürokratik bir prosedür mü? Yoksa hepsinden başka bir şey — bir tür silme eylemi mi?
Cevabıma şu erkenden geleyim: bu, sanat tarihinin hiçbir döneminde olmayan, modern dijital çağa özgü, kimliksiz bir reddedilmedir. Ve sanatçı için klasik bir editoryal "hayır"dan çok daha yıkıcı yapısal sonuçları vardır.
Eski reddedilmede bir yüz vardı
Edebiyat tarihinin en ünlü reddedilme mektuplarına bir bakalım.
F. Scott Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsby için aldığı reddetme mektubu şöyle başlıyordu: editör, doğrudan yazarın yarattığı karaktere saldırarak, "Şu Gatsby karakterinden kurtulursan elinde fena bir kitap kalmaz" demişti. Reddetme miydi? Evet. Hatalı mıydı? Bugün baktığımızda evet. Acımasız mıydı? Tabii ki. Ama bir şey vardı: editör Gatsby'yi okumuştu. Karakteri hatırlıyordu. Adına hitap ediyordu Fitzgerald'a.
Ernest Hemingway, Güneş de Doğar için aldığı mektupta şu cümleyle karşılaşmıştı: "Bana açık sözlü olmama izin verirseniz — ki siz nesrinizde kesinlikle öylesiniz — çabalarınızı hem sıkıcı hem de saldırgan buldum. Siz tam bir 'erkek adam'sınız, değil mi?" Sert, iğneleyici, kişisel. Ama Hemingway'in yazar olarak kimliği, hiper-maskülen sesi tanınmıştı. Editör kim okuduğunu biliyordu, neyi reddettiğini biliyordu.
Sylvia Plath, The New Yorker'dan aldığı bir reddetme mektubunda "Sevgili Bayan Plath" diye hitap edilmişti — editör Howard Moss şiirin iki bölümü arasında bağ kuramadıklarını belirterek, "Belki de biz kalın kafalıyızdır" diyerek suçu nazikçe dergiye atmıştı.
Bu mektuplar — yıkıcı, hatalı, bazen alaycı — bir şeyin altını çizer: yazar bir insandı, eser bir somut nesneydi, editör bir gerçek bakıştı. Üçü arasında bir ilişki kuruldu. Reddedilme acıttı, ama görüldü.
Tarihte bütün yaratıcılar reddedildi — Stephen King, John le Carré, Ayn Rand, Marcel Proust, Louisa May Alcott. Hepsi reddedildi, çoğu kez defalarca. Ama her reddedilmenin bir yazarı, bir okuyanı, bir gerekçesi vardı. Reddedilme bir muhatap alma şekliydi, sevimsiz olsa bile.
Yeni reddedilme bir kayboluştur
Şimdi şu üç satırlık ret e-postasına geri dönelim. Karşılaştıralım:
- Hitap: "Merhaba." (Eski mektupta: "Sevgili Bayan Plath.")
- Eserin adı: "Dosyanız." (Eski mektupta: "Şu Gatsby karakterinden kurtulursan..." Karakterin adı geçer.)
- Gerekçe: "Uygun bulunmadı, olumlu karar alınmadı." (Eski mektupta: somut, savunulabilir bir editoryal yargı.)
- Üslup: Şablon. (Eski mektupta: kişisel.)
Modern reddetme mektubunda kimse yoktur — ne yazar ne editör. Yazar sadece bir "dosya gönderici"dir; editör sadece bir "dosya inceleyici"dir. Eser sadece bir "uygun/uygun değil" ikili karar verilen bir nesnedir. Üç satır, hiçbir yere yaslanmaz. Ne bir okuma ne bir tartışma ne bir yargı.
Burada olan şey, reddedilmenin teknik formatının kişiselleştirilmemesi değildir. Burada olan şey çok daha derin: sanatçının kimliğinin sistemden silinmesidir.
Bu süreci ben "İsimsiz Ret" diye adlandırmak istiyorum. Çünkü asıl mesele red'in kendisi değil — yazarlar yüzyıllardır reddedildi. Asıl mesele red'in artık isimsiz olmasıdır.
Hacim sorununun arkasındaki dönüşüm
İlk savunma her zaman aynıdır: "Yayınevleri günde yüzlerce başvuru alıyor. Her birine kişisel cevap yazmak imkânsız."
Bu doğrudur. Ama bu doğru, sorunun cevabı değil — sorunun ta kendisidir.
Modern yayıncılık (ve müzik prodüksiyonu, sergileme alanları, film festival başvuruları) endüstriyel bir filtreleme operasyonuna dönüşmüştür. Her kurum binlerce dosya alır. Her dosya için bir editör çalıştırmak ekonomik olarak mümkün değildir. Çözüm şudur: bir form mektubu yaz, kopyala-yapıştır, herkese gönder.
Ama bu çözümün gizli bir maliyeti vardır. Form mektubu çoğaltıldıkça, mektupta artık karşı taraftan bir insanın varlığı görünmez olur. Karşıdaki bir editör değildir — bir filtredir. Filtre okumaz, yargılamaz, tartışmaz. Filtre ya geçirir ya geçirmez. Geçirmediğinde size bir form yollar. Form sizin adınızı bilmez, çünkü form bir kişiye değil bir kategoriye yöneliktir: "Reddedilenler."
Sanatçı bu sürecin sonunda artık bir yazar değildir, artık bir veri noktasıdır. Editör artık bir okuyucu değildir, artık bir kapı bekçisidir. Reddetme artık bir editoryal eylem değildir, artık bir idari işlemdir.
Dört dakikalık ret olgusu
Reddedilmenin endüstrileşmesinin en uç hali, iş başvurularında görünür hale geldi. Bir aday, bir şirkete tamamen özel olarak hazırladığı, şirketin kurucusuna referans veren bir kapak mektubu yolladı. Sistemde dosyanın kayıt zamanı: 11:23. Otomatik ret e-postası: 11:27. Dört dakika. Hiçbir insan o sürede o dosyayı açıp, kapak mektubunu okuyup, mantıklı bir karar veremez. Karar veren bir botudur.
Ret e-postası ise şunu söylüyordu: "Başvurunuzu ve deneyiminizi dikkatle inceledik..."
Yalan. Hiç incelenmedi. Algoritma, dosyanın belli anahtar kelimeleri içerip içermediğini taradı, içermediğini gördü, ret formunu tetikledi. Dört dakika.
Yayıncılık şu an bu noktaya kadar gelmemiş gözüküyor — dört ay süren bir bekleme süresi en azından "okunduğu" izlenimini veriyor. Ama dikkat: dört ay sonra gelen e-posta, dört dakika sonra gelenle aynı içerikteydi. Sadece zaman uzamış, içerik uzamamış. Reddetmenin yapısı aynı.
Yayıncılık çağına eklenmesi muhtemel sonraki adım, yapay zeka destekli ön-değerlendirme sistemleridir. Dosyalar önce algoritma tarafından taranacak, "okunmaya değer" görülenler editöre düşecek, gerisi otomatik ret e-postasıyla reddedilecek. Bu sistem gelmek üzere — birkaç büyük yayınevinde test aşamasında olduğu söyleniyor.
"Unutulma Hakkı"nın paradoksu
Burada büyük bir paradoks var. Dijital hukukta birey, kendi izlerinin internetten silinmesini talep edebilir. AB'nin GDPR yönetmeliği altında bu hak yasalaşmış durumda: "Unutulma Hakkı."
Ama sanatçı bunun tam tersini ister. Sanatçı varlığını, eserini, ismini sistemde görünür kılmak ister. "Beni hatırla" der. "Yazıyorum, varım, eserimle birlikteyim."
Dijital sistem ise bireye unutulma hakkı verir, sanatçıya ise iradi olmayan bir silinme dayatır. Sıradan vatandaş "beni silin" diye dava açabiliyor; sanatçı "beni siliniyorsunuz" diye haykırıyor, kimseye ulaşmıyor.
Bu, çağımızın en sinsi tezatlarından biridir.
İsmi yazmayı reddetmemek
Bütün bunlara karşı bir direniş var mı? Var, ama küçük.
Amerika'da Nelson Edebiyat Ajansı'ndan edebi ajan Kristin Nelson, haftada yüzlerce e-posta başvurusu alıyor. Şablon ret mektubunun başında "Sayın" kısmı var. Nelson kendi etik notunda şunu söylüyor:
"Yazarın adını gerçekten manuel olarak giriyorum. Bu sektör çok kişisel olmayan bir hal aldı. Ama ben her zaman yazarların insan olarak kabul edilmesini ve onaylanmasını istiyorum. Sorgulara yanıt vermek daha uzun sürse bile bunu yapıyorum."
Bu, küçük ama radikal bir eylemdir. Form mektubu hala form mektubudur — ama isim manuel olarak yazılır. Bir insan, bir başka insanın adını, eline yazıyla işliyor. Geriye kalan her şey otomatik olsa bile, bu küçük el hareketinde, muhatap alma eylemi korunuyor.
İsim, tanınmanın en küçük birimidir. Bir cümle olmayabilir ama bir kelimedir. Bir kelime olmayabilir ama bir sözcüktür. Sözcük bile olmasa, en azından harf dizisidir. O harf dizisi, e-postanın kime gittiğini somutlar.
İsim olmadığı zaman ne olur? E-posta hiç kimseye gitmiyor. Sadece bir dosyaya cevap olarak çıkıyor — boşluğa bağırılan bir hayır.
Üç satırın derin etkisi
Modern reddetme e-postasının üç satırının her biri, sanatçıda bir şeyi tüketir:
- "Merhaba" — burada yazarın varlığı silinir.
- "Uygun bulunmadı" — burada eserin varlığı silinir (kim için uygun? niye uygun değil? bilinmiyor).
- "Olumlu bir karar alınmadı" — burada kararın kendisi silinir (kim aldı? neye dayanarak? görüşülebilir mi? hayır, alındı, bitti).
Üç silme. Üç satır.
Eski reddetme mektubu yazarı incitiyordu. Bir şeye değiyordu. Çünkü ortada bir muhatap, bir gerekçe, bir tartışma vardı. Yazar oturup mektuba cevap yazabilir, mektubu çerçeveletip duvarına asabilir, "Bu adam ne diyor anlamadı bile" diye gülebilirdi. Sylvia Plath'in dediği gibi, "Ret kağıtlarımı seviyorum. Bana denediğimi gösteriyorlar."
Modern reddetme e-postası yazarı incitmez — daha kötüsünü yapar: yazarı yok sayar. Eski mektup yazarı sıraladı, modern e-posta yazarı görmedi. Reddedilmek bir konuşmaydı; isimsiz reddedilmek bir konuşmadan dışlanmadır.
Sanatın görevi
Yazar bu süreçten ne çıkarmalıdır?
İki şey. Birincisi — kendine söyleyeceği. Bu reddetme senin değerinle ilgili değil. Sen değerlendirilmedin bile; sen okunmadın bile, en azından kişisel olarak değil. Reddedilen sen değildin — bir dosyan reddedildi. Senin varlığın o e-postanın muhatabı olmadı. Sana karşı bir yargı oluşmadı; senden gelen bir nesne hakkında bir kategori kararı verildi.
Bu acıdır ama aynı zamanda bir kurtuluştur. Çünkü kategoriyle yargılanmadın — kategoriye sokuldun. Bu, kategorinin kendisinin yanlış olabileceği anlamına gelir. Sen yanlış değildin; kategoriye girmen yanlıştı.
İkincisi — başkalarına söyleyeceği. Bu yayınevi sistemi sürdürülebilir değil. Reddetme, eski form mektubundan isimsiz silmeye kaydığında, edebiyat dünyası bir şey kaybeder: editörün yazara değer vermesini, yazarın editörle bir bağ kurmasını, edebiyatın bir konuşma olarak sürmesini.
Bu sürdürülebilir değil. Çünkü sanatçı yok edildiğinde, edebiyat da yok edilir. Edebiyatı yapanlar olmadan edebiyat olmaz. Yazarlar isimsizleştirildiğinde, yazarlar yazmaktan vazgeçer, ya da en azından resmi kanallara yazmaktan vazgeçer.
Belki yeni edebiyat, isimsizleştirilen sanatçıların kendi alanlarını kurmasıyla doğar. Belki yeni yayıncılık, editörün hâlâ ismi manuel yazdığı, eseri gerçekten okuduğu, geri bildirim verdiği küçük adacıklarda doğar. Belki büyük yayınevleri çağ değiştirdiklerini fark eder ve bir gün isimleri tekrar manuel yazmaya başlar — Kristin Nelson'ın yaptığı gibi.
Belki olmaz. Belki bu, modern sanatçının yeni varlık koşuludur: isimsizlik içinde isim olmaya çalışmak.
Son söz
Ret e-postasını yazar tekrar açar. Hâlâ üç satır. Hâlâ "Merhaba." Hâlâ adı yok.
Yazar e-postayı silmez. Çünkü silmek olanı yokmuş gibi yapmaktır. Yazar e-postayı bırakır, hatta belki bir klasöre koyar: "İsimsiz Retler." Bu klasör zamanla büyür. Onlarca, yüzlerce, belki binlerce mektup.
Sonra yazar şunu fark eder: o klasör, modern bir sanatçının arşividir. Plath'in çerçeveleyip duvarına astığı ret mektupları gibi değil — bunlar çerçevelenmez, hiçbiri biriciktir, hepsi aynı şablondur. Ama yazar, o klasörü gördüğünde bir şeyi görür: kendi varlığının kanıtı.
Çünkü ret e-postaları onun adını taşımıyor olabilir. Ama o e-postalar birine gelmek için geldi. O biri, yazar. Yazar yokken e-posta gelmezdi.
İsim yoksa bile, taraf vardır.
Sanatçı, isimsiz reddedilmenin içinde kendi adını taşımaya devam eder. Editörün yazmadığı yere, kendi adını kendisi yazar.
Ve yazmaya devam eder.