Başlamadan belirtmek gerekli – mühendislik mesleği hedef alınmamıştır – mühendislerin ticari sistemler – kapitalizm çerçevesinde – uyguladıkları – radikal – kararların sanat dünyası üzerinde bıraktığı – yıkıcı – bilgisizliğin yol açtığı – yeni bir etkiyi konu almış – bulunuyoruz –
Sinema başta olmak üzere çoğu – sanat formunun gelişiminde – ki antik dönemleri saymıyorum – sanayi devrimi sonrasından bahsediyorum – mühendisliğin etkisi – yok sayılamaz –
Ancak günümüz döneminde – mühendislerin örğenmesi – gerken – yapıların birikmişliği içinde – sanatı anlamaları ne kadar mümkün? –
Anlamadıkları bir sanatı genellikle danışarak ilerlettikleri – veya şirket çıkarlarına teslim ettikleri bir – gerçeklik varsa – bunu eleştirmek hakkımız – bu nedenle ilgili – makale çerçevesinde – eğitimsiz mühendis diyemiyorum – yani bile isteye bu işleri yapanların da olduğunu unutmadan – ilerletmek istiyorum – temel olarak ama – üniversite eğitimleri kapsamında eğitimin verilmediği – gerçeğinden dolayı – eğitimsiz mühendis estetiği diyoruz – kurumsal olarak eğitimsiz mühendis estetiği – umarım anlaşılır – kavrama itiraz etmek isteyen youtube kanalımızdan bize yorum atabilir – iletişime geçebiliriz –
Post-Algoritmik Çağda Sanatın ve Değerin Epistemolojik Eleştirisi
İçinde bulunduğumuz dijital çağda, kültürel tüketimin, sanatsal keşfin ve bilgiye erişimin temel altyapısı algoritmik tavsiye sistemleri tarafından yönlendiriliyor. Genel kanı, bu sistemlerin "tarafsız" birer teknolojik boru hattı olduğu; yalnızca kullanıcı davranışlarını yansıtan, matematiksel olarak objektif veri işleyicileri olarak işlev gördükleri yönünde. Oysa post-algoritmik bir analiz, her algoritmanın aslında yoğunlaştırılmış ve kodlanmış bir estetik kararlar yığını olduğunu ortaya koyar.
Neyin "iyi içerik" sayıldığı, hangi görselin veya anlatının "kaliteli" kabul edildiği, bir sanat eserinin kullanıcıyı ne ölçüde "tatmin ettiği" — bunların hiçbiri evrensel sanat ilkeleri tarafından belirlenmiyor. Sayıları her geçen gün artan yazılım mühendisleri, makine öğrenmesi araştırmacıları ve veri bilimcileri tarafından yazılan optimizasyon fonksiyonları tarafından belirleniyor.
Bu durum, modern tarihin en büyük epistemolojik kırılmalarından birini beraberinde getiriyor: çağımızın sanat değer hiyerarşisi, sanat tarihi, estetik teorisi veya kültür kuramı eğitimi almamış kişilerin teknik kararlarının fosilleşmiş haline dönüşüyor. "Mühendis Estetiği" olarak adlandırdığım bu yeni paradigma, sanatın ne olduğuna ve ne olması gerektiğine dair yapısal, örtük ama son derece baskın bir felsefi tez dayatıyor.
Katman 1: Mühendisin epistemolojisi ve formasyon boşluğu
Mühendislik disiplini, doğası gereği optimizasyon, verimlilik, kesinlik ve ölçülebilirlik ilkeleri üzerine kurulu. Milyarlarca insanın sanatla, edebiyatla, sinemayla ve müzikle nasıl karşılaşacağına karar veren sistemleri tasarlayan yazılım mühendislerinin zihinsel altyapısı, aldıkları akademik eğitimle doğrudan şekilleniyor. Dünyanın önde gelen bilgisayar bilimleri programları incelendiğinde, bu formasyonun estetik teorisi, sanat tarihi ve kültürel analizden ne denli yoksun olduğu açıkça görülüyor.
Bu eksiklik kişisel bir kusur değil, kurumsal bir boşluk:
- Stanford CS lisans programında 180 kredilik mezuniyet şartının 96'sı doğrudan bilgisayar bilimlerine ait. Öğrencilerden "Toplumda Teknoloji" başlığı altında yalnızca bir ders almaları isteniyor. Estetik teorisi veya sanat tarihi zorunlu değil.
- MIT EECS sekiz adet HASS (beşeri bilimler, sanat ve sosyal bilimler) dersi şart koşar — ancak bunlar mühendisliğin ontolojik merkezine entegre değil, analitik eğitimi dengelemek üzere tasarlanmış dışsal eklentiler.
- Carnegie Mellon SCS 63 birimlik beşeri bilimler ve sanat gerekliliği talep eder, ikinci bir disiplinde yandal yapma zorunluluğu vardır — nispeten daha geniş bir vizyon sunsa da çekirdek metrik odaklı düşünce yapısı korunuyor.
- Boğaziçi CENG Türkiye'nin önde gelen programlarından biri olarak HSS seçmelileri sunuyor — ancak sanat felsefesi, sistem tasarımının ayrılmaz bir bileşeni olmaktan çok kültürel bir "tamamlayıcı" olarak kalıyor.
Bu müfredat anatomisi, teknoloji endüstrisinde bir Mühendis Estetiği yaratıyor: sanatsal derinliğin, karmaşıklığın ve belirsizliğin, net verilerle ifade edilebilen etkileşim sinyallerine feda edilmesi. Bir Rönesans tablosunun neden sarsıcı olduğu, atonalliğin müzikteki tarihsel isyanı, bir bağımsız sinema filminin izleyicide bıraktığı tanımlanamaz melankoli — mühendisin araç çantasındaki metriklerle çözülebilecek problemler değil. Sanat felsefesinde güzellik, yücelik, çirkinlik tartışılırken; mühendislikte veri noktaları, doğruluk payları ve ağ gecikmeleri tartışılıyor.
Mühendisin estetik dünyası aynı zamanda kendi sosyo-kültürel tüketim alışkanlıklarıyla sınırlı. Sektördeki kültürel tüketim örüntüleri üzerine yapılan çalışmalar, teknoloji çalışanlarının kültürel diyetinin masa oyunları, hackathonlar, bilimkurgu, geniş bütçeli süper-kahraman evrenleri ve anime etrafında yoğunlaştığını gösteriyor. Bu "geek" kültürü, belirli bir anlatı yapısını — hızlı tüketilebilir, dünya inşasına dayalı, görsel efekt ağırlıklı — yüceltiyor. Milyarlarca insanın kültürel diyetini belirleyen yegane otorite haline gelen bu sistem tasarımcıları, sanat bilmeden sanatı sınıflandıran, etiketleyen ve küresel bir algoritmik kürasyon dayatan bir sınıf haline gelmiş durumda.
Katman 2: Kantitatif estetik — her metrik bir değer yargısıdır
Algoritma tasarımcıları, genellikle sistemlerinin kültürel bir yargıda bulunmadığını, yalnızca "kullanıcı etkileşimini" veya "tıklama oranlarını" ölçtüklerini, bu nedenle objektif ve tarafsız olduklarını iddia ederler. Ancak bu argüman, teknolojik determinizmin en tehlikeli yanılgılarından birini barındırır: ölçümün kendisi tarafsız değildir; ölçmeye karar verilen her parametre, neyin değerli olduğuna dair normatif bir felsefi ve estetik tezdir.
Dijital ekosistemde "iyi içeriği" tanımlayan metriklerin işlevsel evrimi bu gerçeği kanıtlıyor. Sosyal ağlardan arama motorlarına kadar, içerik kalitesini belirleyen ana metrik dwell time — kullanıcının bir sayfada geçirdiği zaman — olarak kalıyor. Bu durum, formüle edildiğinde radikal bir estetik manifestoya dönüşüyor:
Etkileşim = Dikkati Tutma Süresi + Reaksiyon.
Bu denklem dolaylı olarak şunu dikte ediyor: iyi sanat, dikkat tutan ve anında reaksiyon yaratan sanattır.
Sanat tarihinde bu tezi çürüten, hatta tam zıddını savunan sayısız örnek var:
- Dönüştürücü Sanat: İyi sanat insanı değiştirir, sarsar, derin tefekküre sevk eder — tüketildikten sonra ekranın hemen kapatılmasını ve bir boşlukta düşünmeyi gerektirebilir. Algoritmik sistem bunu "düşük oturum süresi" veya "terk etme" olarak algılayıp cezalandırır.
- Rahatsız Edici Sanat: İyi sanat konfor alanından çıkarır, tabuları yıkar. Rahatsız olan kullanıcı içeriği hızla geçer veya "beğenmeme" eyleminde bulunur. Algoritmanın optimizasyon motoru bu eseri derhal "düşük kaliteli" veya "riskli" olarak işaretler ve görünürlüğünü sıfırlar.
- Zamanla Demlenen Sanat: İyi sanat anlık bir dopamin patlaması yaratmak yerine yıllar içinde zihinde demlenir. Kısa vadeli performans metriklerine dayalı bir sistemde bu tür eserlerin hayatta kalma şansı yoktur.
Büyük platformların kendi mühendislik blogları, bu değer yargılarının sisteme nasıl gömüldüğünü belgeler. Bir büyük video paylaşım platformu zaman içinde tıklamalardan (clicks) izlenme süresine (watchtime), oradan da "değerli izlenme süresi" (valued watchtime) kavramına evrildi. Mühendisler artık makine öğrenmesi modellerini, milyarlarca kullanıcının anket dolduramayacağını bildikleri için, anket tepkilerini tahmin etmek üzere eğitiyor. Yani sanatsal niteliği, kitlesel anket memnuniyetinin makine tarafından tahmin edilmiş simülasyonuna indirgeyen bir kantitatif estetik kuruluyor.
Bir streaming platformu için "içerik kalitesi" sadece sanatsal değeri değil, aynı zamanda teknik VMAF gibi piksel bazlı kalite standartlarını ve estetik açıdan dizinin art arda izlenme (binge-watching) hızını, tamamlama oranını ve önerilen kapak görselinin tıklanma olasılığını içerir. Bir kısa video platformu ise kullanıcının videoyu sonuna kadar izleyip izlemediği (retention) üzerinden değer üretiyor.
Mühendis, bu tercihlerin felsefi ağırlığının farkında değil. Seçtiği metrikleri birer doğa kanunu gibi işliyor.
Katman 3: Kapalı döngü ve etkileşim mühendisliğinin soykütüğü
Algoritmik "engagement" teriminin ve bu metriklere duyulan saplantının kökeni, Silikon Vadisi yazılım laboratuvarlarından çok daha eski. 20. yüzyılın başlarındaki doğrudan-yanıt reklamcılığına dayanıyor.
1923'te reklamcılığın öncülerinden Claude Hopkins'in yazdığı Scientific Advertising, bu zihniyetin kurucu metnidir. Hopkins, reklamın edebi veya estetik değerinin hiçbir önemi olmadığını, tek gerçeğin kupon geri dönüş oranları ve ölçülebilir yatırım getirisi olduğunu savunmuştu. Bir kampanyanın başarısı insan hissiyatına veya sanatsal orijinalliğe göre değil, A/B testinin ilkel formlarıyla test edilen dönüşüm oranlarına göre ölçüldü. Sonraki reklamcı David Ogilvy'nin de üzerine kendi felsefesini inşa ettiği bu "test et ve ölçekle" mantığı, modern performans pazarlamasının ve nihayetinde algoritmik içerik dağıtımının atasıdır.
Hopkins ve Ogilvy'nin başlattığı ölçülebilirlik devrimi, dijital çağda davranışsal psikoloji ile birleşerek yepyeni bir evreye geçti. Stanford'da B.J. Fogg, 2007'de açtığı "ikna edici teknoloji" dersi ile teknolojinin insan davranışlarını nasıl yönlendirebileceğini formüle etti. Fogg'un Davranış Modeli (B=MAP); bir davranışın ortaya çıkması için Motivasyon, Yetenek/Kolaylık ve Tetikleyicinin aynı anda var olması gerektiğini matematikselleştirdi. Fogg'un öğrencisi Nir Eyal bu modeli bir adım öteye taşıyarak Hooked (Kancaya Takılmak) modelini yarattı: Tetikleyici → Eylem → Değişken Ödül → Yatırım.
Bugün streaming platformlarındaki "sıradaki bölümü oynat" sayacı, video platformlarının sonu gelmez "sıradaki video" akışı ve dikey video uygulamalarının sonsuz kaydırma özelliği — bunlar sanatı sunma yöntemleri değil; Fogg ve Eyal'in davranışsal koşullandırma ilkelerinin sanata uygulanmış halleridir. Skinner'ın davranışçılık teorilerinden beslenen bu tasarım felsefesi, sanat tüketimini Pavlovcu bir uyaran-tepki mekanizmasına indirgiyor.
Asıl tehlike, bu davranışsal mühendislik pratiklerinin zamanla kapalı bir epistemik döngüye dönüşmesi:
- Birinci nesil sistem: İlk mühendisler, reklamcılık kökenli etkileşim ve kanca modellerini merkeze alarak bir sistem kurar.
- Kültürel şekillenme: Bu sistem, kitleleri (geleceğin mühendisleri dahil) pürüzsüz akışa, hızlı dopamine ve binge-watching gibi tüketim biçimlerine alıştırır.
- Algoritmik alışkanlık: İnsan bilişi sistemin tahmin edilebilir yapısına adapte olur ve farklı, sarsıcı olanı talep etme yetisini zamanla yitirir.
- İkinci nesil tasarım: Bu ekosistemde büyüyen yeni nesil mühendis, kendi estetik sezgisini bu sistemlerden edinir. Yeni bir algoritma tasarlarken, kendi maruz kaldığı metrik odaklı mantığı insan doğasının veya sanatın evrensel gerçeği sanır.
- Derinleşen kapan: Sonuç olarak, hiçbir felsefi veya sanatsal dışsallığı olmayan, giderek daha homojen ve tavizsiz etkileşim sistemleri inşa edilir.
Bu kapalı döngü, "Mühendis Estetiği"nin neden kendi kendini doğrulayan bir hale geldiğini açıklıyor. Mühendisin estetik dışsalı yok — onu eleştirebilecek bir bakış açısı yoktan eğitilmiş.
Katman 4: Eski kapı bekçileri ve epistemik karşılaştırma
Algoritma öncesi dönemin kültürel aktarıcıları kimlerdi? Editörler, küratörler, alanında otorite eleştirmenler. Bu "kapı bekçileri", eserin kitleye ulaşıp ulaşmayacağına kendi estetik, felsefi ve kuramsal birikimleriyle karar verirdi.
Ahmet Hamdi Tanpınar gibi edebiyat tarihçileri, Türk edebiyatında eserleri seçerken salt popülerlik üzerinden hareket etmezdi; eserin "dilde rüya halini kurma," zamanın ve medeniyetin krizlerini yansıtma gibi derin felsefi kriterleri karşılayıp karşılamadığına bakardı. Tanpınar'ın Bergsoncu zaman algısına dayanan sentezci yaklaşımı, sanatın insanın varoluşsal dertleriyle nasıl yüzleştiğini analiz ediyordu. Benzer şekilde, Roger Ebert veya Pauline Kael gibi efsanevi sinema eleştirmenleri, bir filmi analiz ederken insan doğasını, sosyolojik bağlamı, kamera kullanımındaki yeniliği ve anlatıdaki cesareti referans alıyordu.
Şüphesiz bu insan aracıların kararları kusursuz değildi. Aksine; elitizm, sınıfsal önyargılar, tarafgirlik, politik körlükler ve belirli kanonları koruma güdüleriyle doluydu. Fakat bu eski modelin çok temel, radikal bir epistemolojik gücü vardı: bir yargıda bulunuyorlardı. Bu yargı şuurlu, savunulabilir ve eleştirilebilir bir fikre dayanıyordu. Tanpınar'ın bir yazarı dışlaması onun medeniyet tasavvuru üzerinden tartışılabilir, Ebert'in bir filme sıfır yıldız vermesi onun sinema manifestosu üzerinden çürütülebilirdi. Orada karşılıklı bir entelektüel diyalog, bir insan aklı mevcuttu.
Buna karşılık, günümüzün "robot eleştirmeni" hiçbir şuurlu estetik yargı beyan etmez. Pauline Kael'in detaylı sosyolojik eleştirisi, bugün bir film değerlendirme platformunda bir filmin karşısında duran 3.8/5.0 rakamına veya bir streaming servisinin "%94 Eşleşme" yüzdesine dönüşmüştür. Algoritma, milyonlarca insanın eylemlerinden türetilmiş pürüzsüz bir istatistiksel sonuç sunar.
Algoritma, sanat eseriyle ilgili "Ben bunu sanatsal açıdan değerli bulmadığım için önermiyorum" demez; bunun yerine "Ben sadece kullanıcının verilerini yansıtıyorum" der. Bu, değer biçme sorumluluğundan tamamen kaçmanın kusursuz bir yoludur. Yargı tartışılabilirken, matematiksel olarak elde edilmiş bir sayı, kitlelere objektif bir doğruymuş gibi sunulur.
| Kriter | İnsan Eleştirmen / Küratör | Algoritmik Tavsiye (Robot Eleştirmen) |
|---|---|---|
| Seçim kriteri | Estetik kuram, tarihsel bağlam, orijinallik | Kullanıcı geçmişi, dwell time, elde tutma |
| Epistemoloji | Niteliksel, sübjektif ve felsefi argüman | Niceliksel, davranışsal istatistik |
| Hesap verilebilirlik | Yüksek (yargısı çürütülebilir) | Düşük (sorumluluğu veriye atar) |
| Hedef fonksiyonu | Sanatın anlamını ve sınırlarını keşfetmek | Platformda geçirilen zamanı ve reklam gelirini maksimize etmek |
Katman 5: Kantitatif kültür ve Technopoly'nin yükselişi
Silikon Vadisi'nin dünyayı şekillendiren "veri odaklı" kültürü, sadece bir mühendislik yaklaşımı değil, sanatın ruhuna taban tabana zıt bir felsefi dogma. Bu dogmanın anatomisini anlamak için Neil Postman'ın Technopoly kavramına başvurmak gerekiyor. Postman'a göre Technopoly; toplumun ve kültürün tüm biçimlerinin teknolojinin, tekniğin ve ölçülebilirliğin egemenliğine kayıtsız şartsız boyun eğdiği bir durum. Bu sistemde verimlilik, hassasiyet ve hesaplanabilirlik insan yargısının sübjektifliğine tercih edilir.
"Ölçemiyorsan, yönetemezsin" inancı, niceliğin niteliğe üstünlüğünü ilan eden tehlikeli bir epistemolojik sapmadır. Sanatın en temel değeri niteldir ve matematiksel olarak ölçülemez. Bach'ın polifonik mimarisinin derinliği, Tarkovsky'nin ağır ritimli filmlerinin yarattığı ruhsal sarsıntı veya avangart bir tiyatro oyununun tabuları yıkması — "tıklanma oranı" veya "oturum süresi" ile değerlendirilemez. Ancak mühendis kültürü, insan davranışlarını ve kültür üretimini bilgisayarın diline — ikili kodlara ve metrik veritabanlarına — tercüme ederek indirgemeci bir katliam yapıyor.
Marshall McLuhan'ın "araç mesajın kendisidir" aforizması bu noktada tam yerine oturuyor. Algoritma, sanatı izleyiciye ulaştıran tarafsız bir araç değil; sanatın bizzat nasıl üretileceğini dikte eden ontolojik bir mesaj. Algoritmalar öngörülebilir, taranmaya müsait ve anlık haz sağlayan yapıları ödüllendirir; orijinal, kompleks veya rahatsız edici içerikler istatistiksel olarak görünmez kılınır.
James Carse'nin Sonlu ve Sonsuz Oyunlar teorisi bu dinamiği mükemmel özetler. Sonlu oyunlar kazanmak, rakipleri alt etmek ve belirlenmiş kurallar dahilinde bir sona ulaşmak için oynanır. Reklamcılık ve algoritmik optimizasyon süreçleri tipik birer sonlu oyundur: dwell time'ı artır, abone kaybını düşür, etkileşimi maksimize et. Sonsuz oyunlar ise sadece oyunu devam ettirmek, sınırları genişletmek, yeni varoluş olasılıkları yaratmak için oynanır. Sanat, tarih boyunca insanlığın oynadığı en muazzam sonsuz oyundur.
Mühendis estetiğinin temel trajedisi tam burada: algoritmik sistemler, sanat denilen sonsuz oyunu, etkileşim metrikleriyle sınırlandırılmış sonlu bir oyuna hapsediyor. Sonsuzluk hedefleri — yaratıcılık, tefekkür, aşkınlık — sonlu oyunun kurallarına göre değerlendiriliyor.
Katman 6: Demokratik illüzyon ve sorumsuzluğun paketlenmesi
Algoritmik sistemlerin meşruiyet kazanmasının arkasında yatan en büyük güç, kendi ideolojik tercihlerini "demokratik" bir ambalaj içinde sunabilmeleri. Teknoloji devleri eleştiriler karşısında sıklıkla "algoritmalarımız tarafsızdır; herkesin tıklaması bir oydur ve biz sadece kitlenin istediği içeriği onlara geri veriyoruz" savunmasına sığınıyor. Görünüşte adil ve popülist olan bu argüman, büyük bir demokratik illüzyondur.
Bu illüzyonun mekanizması, Eleştirel Yapay Zeka Çalışmaları (Critical AI Studies) literatürü tarafından yapı-bozuma uğratıldı:
- Kate Crawford, Atlas of AI'da yapay zekanın "doğal" veya "objektif" bir zeka olmadığını, teknoloji şirketlerinin tarihi eşitsizlikleri ve kendi politik güç mekanizmalarını gizlemek için kullandığı bir "yanılsama rejimi" olduğunu belgeliyor.
- Ruha Benjamin, Race After Technology'de "Yeni Jim Code" kavramını ortaya atıyor. Görünüşte tarafsız kodların ve algoritmaların, geçmişin sınıfsal ve ırksal ayrımcılıklarını nasıl otomatikleştirerek kalıcı hale getirdiğini gösteriyor.
- Safiya Umoja Noble, Algorithms of Oppression'da büyük arama motorlarının "objektif" bilgi sunduğu iddiasını sorguluyor — marjinalize edilmiş gruplara yönelik kültürel etiketlemelerin nasıl ırkçı ve cinsiyetçi stereotiplere hapsedildiğini açıklıyor.
Bu eleştirel yapıları kültürel üretime ve sanata uyarladığımızda, mühendis estetiğinin "demokrasisi" iflas ediyor. Gerçekte olan şu: estetik kararlar (neyin iyi, neyin kötü olduğu) kitleler tarafından değil, küçük bir grup elit mühendis tarafından veriliyor. Mühendisler, sistemin hangi metriklere ağırlık vereceğini, hangi verilerin "değerli" sayılacağını kodluyor. Sistem daha sonra kullanıcıları bu metriklere uygun davranmaya teşvik ediyor ve manipüle ediyor. En sonunda ise kullanıcının sistemin kuralları içinde verdiği bu tepkiler toplanarak "Bakın, kullanıcılar bunu seçti" deniyor.
Bu süreç, sorumsuzluğun paketlenmiş bir demokrasisi. Bir yayınevi editörü bir tercihte bulunduğunda "Bu kararı ben verdim" diyordu — ortada muhatap alınabilecek, felsefesi eleştirilebilecek bir otorite vardı. Yeni algoritmik küratörlükte ise mühendis, kararın parametrelerini kendisi belirlediği halde, sonuçların sorumluluğunu veri yığınlarının ve istatistiksel modellerin arkasına saklanarak bertaraf ediyor. Kültürel şekillendirme gücü tarihte hiç olmadığı kadar küçük bir merkezin elinde toplanırken, hesap verilebilirlik tamamen ortadan kalkıyor.
Katman 7: Post-algoritmik çağda sanatçının trajedisi
Bütün bu yapısal ve epistemolojik eleştirilerin nihai varış noktası, sanatı üretenin — sanatçının — günümüzdeki trajik konumu.
Tarih boyunca sanatçılar eserlerini üretirken çeşitli güç odaklarıyla karşı karşıya kaldı. Bir Rönesans ressamı kilisenin dogmalarıyla, 19. yüzyıl yazarı sansür kurullarıyla, 20. yüzyıl bağımsız sinemacısı bütçe kısıtlamaları veya acımasız film eleştirmenleriyle mücadele etti. Reddedilmek, anlaşılmamak veya dışlanmak sanatın her döneminde var oldu. Ancak geçmişteki tüm bu engellerde asgari düzeyde de olsa bir insan teması, sanata dair üzerine düşünülmüş bir estetik yargı ve bir niyet mevcuttu. Sanatçı, karşısındaki otoritenin sanattan anladığını (ama farklı bir felsefeyi benimsediğini) bilerek onunla entelektüel bir diyaloğa veya kavgaya girebilirdi.
Bugün ise sanatçı, hayatında belki de tek bir sanat felsefesi kitabı okumamış, estetik algısı popüler bilim-kurgu serileriyle sınırlı, Kant'ın, Hegel'in veya Adorno'nun estetik teorilerinden bihaber mühendislerin tasarladığı, tamamen soğuk ve kör istatistiksel sistemler tarafından değerlendiriliyor. Bir yazarın, yönetmenin veya müzisyenin yıllarca emek verdiği eseri; sadece ilk on saniyede yeterince hızlı bir "dikkat kancası" atamadığı için, dwell time'ı algoritmik beklentinin %2 altında kaldığı için veya sistemin tahmin edilebilir etiketleme ağlarına uymadığı için milyonlarca potansiyel izleyicisinden anında gizleniyor.
Yani post-algoritmik çağda sanatçı için en kötü senaryo gerçekleşmiş durumda: eleştirisi bile yapılmadan, sessizce ve mekanik bir biçimde yargılanmak. Sanat eserinin ontolojik değeri ile performans göstergesi arasındaki uçurum devasa boyutlara ulaşmış.
Üstelik Büyük Dil Modelleri'nin sanatsal metinleri, senaryoları ve edebiyatı puanlamaya başladığı bir döneme giriyoruz. Araştırmalar, makinelerin sanatsal metinleri değerlendirirken yapısal pürüzsüzlüğü, standartlaşmayı ve tahmine uygunluğu; insan yaratıcılığının doğasında olan orijinal ve tahmine sığmayan sanatsal sıçramalara tercih ettiğini bilimsel olarak kanıtlıyor. Sanat, kelimenin tam anlamıyla "algoritmik realizm" diyebileceğimiz bir veri davranışçılığının içine hapsediliyor.
Post-algoritmik düşünce, işte tam bu noktada, makinenin ve onu tasarlayan mühendisin estetik otoritesini yapısal olarak reddederek başlamak zorunda. "Verinin her şeyi söylediği," "ölçülemeyenin var olmadığı" yönündeki teknokratik inanca karşı — tam da ölçülemeyen, istatistiksel normun dışına sapan, rahatsız edici olan ve algoritmik açıdan "verimsiz" kabul edilen niteliksel insan deneyiminin tavizsiz savunulması gerekiyor.
Mühendis estetiğine direnmek ve algoritmaların objektiflik halesini parçalamak, salt teknolojik bir sistem tartışması değil; sanatın, kültürün ve insan ruhunun sonsuz oyununu, sonlu metriklerin ve optimizasyon mühendisliğinin görünmez hapishanesinden kurtarma mücadelesidir. Çağımızın en hayati entelektüel görevi, sanatın değerinin sayılardan ve etkileşim sürelerinden bağımsız olarak yeniden insan aklına ve felsefeye iade edilmesidir.